MEHMET ERTE İLE ONUR KÖYBAŞI SÖYLEŞTİ

edebiyatburada.com, 9 Aralık 2021

On bir yıl aradan sonra üçüncü şiir kitabınız Çatlak,  Edebi Şeyler etiketiyle derimize sızmak için raflarda yerini aldı. Kitabı elime ilk aldığımda bir fay hattı üzerinde gezdiğimi sezinlemeye başladım; her sarsıntıda geçmiş ve gelecekte gidip geldim. Her sarsıntıda yazmış olduğunuz sözcüğün şifa da zehir olduğunu da… Doğru anıya yahut gidilmesi gereken yola harita ya da köprü olduğunu da sezdim.  Nasıl başladı Çatlak’ın öyküsü ve nasıl sızmaya başladı?

Benimle yapılan ilk söyleşiden –2003’ten– bu yana çalışmalarımın birbirine bağlı olduğunu, elimden çıkan parçalar arasında çatışmalar varsa da hepsine birlikte bakıldığında birbirlerini bütünlediklerinin görüleceğini dile getirdim. Çatlak’la (2021) bir bakıma Suyu Bulandıran Şey (2003) ve Alçalma (2010) adlı kitaplarımdaki eksik parçayı yerine koyduğuma inanıyorum. Diğer yandan, belirttiğiniz üzere bu kitap bir köprü vazifesi de görüyor. Tabii ben “köprü” gibi uzlaşma sağlayan bir kelime yerine “çatlak”tan bahsetmeyi tercih ederim. Mesela 1995 tarihli “Yaşadık mı” adlı şiirimi Suyu Bulandıran Şey’e almamıştım ama bu şiirin ilk dört dizesi Alçalma’nın ilk sayfasında okuru karşılamış, bir bölümü yine aynı kitaptaki “Aya Saranda Taraflarından Esen Rüzgâr”da yer almış ve bir dizesini de 2013’te kaleme aldığım “Var mısın” adlı şiirime bağışlamıştı. Okur “Yaşadık mı” ile “Aya Saranda…” arasındaki ortak dizelerde değişen kelimeleri fark etmeyebilir, ama ben bunlar üzerinde uzun uzun düşünerek hayatımı sürdürüyorum.

 “Yaşadık mı” şiirinizde “İşte ömrümüz şu çizgi/ Bir yerde başladı hayatımız ve/ başka bir yere doğru koşuyoruz/ Bizden sonrakiler için çiziyoruz bu yolu/ Anlaşılmayacak diye üzülüyorum nasıl aşkla yaşadığımız” diyorsunuz. Anlaşılmak gibi bir derdiniz var mı hayatta, şu zamana kadar size göre neyin anlaşılmamış olması üzer ya da üzerdi sizi?

– Bütün çabamdan, yazdıklarımdan aşktan başka her şeyin anlaşılacak olmasından korkuyorum.

“Canavar” başlıklı şiirinizde dünyaya seslenip anlamsızlığa kafa tutup tutmadığını soruyorsunuz. Peki Mehmet Erte’nin yaşamı boyunca kafa tuttukları var mıdır, ya da kafa tutmak istediği şeyler neler olurdu?

– İnsanlara asi görünmeleri için giysiler satılıyor değil mi? Tekstilde olduğu gibi edebiyatta da ‘asi’ diye bir ticari kategori var çok uzun süredir, ama popüler kültürün asilik anlayışına göre icra edilen içi boş metinler var diye biz iktidara, ahlaki dayatmalara karşı çıkmaktan vazgeçmiyoruz. Ancak not düşmeliyim: Ben henüz itiraf edilmemiş olanı dile getirme çabasını meydanlarda atılan herhangi bir slogandan daha muhalif buluyorum. Burada önemli olan konu şu: Siyasi düzlemdeki muhaliflik, asilik hiçbir zaman edebî bir metnin değerini belirleyen temel özellikler olamaz.

“Soytarının Ağıdı”na düştüğünüz dipnotta şöyle diyorsunuz: “Yazarken varoluşun karanlıkta kalan bir bölgesinden ses veremeyeceksem çabam neye yarar. Ancak çabamdan vazgeçmesem de uzun zamandır şunun gayet iyi farkındayım: Ne yaparsak yapalım, ortaya çıkardığımız şey hakikat karşısındaki yenilgimizin bir ifadesi olmaktan ileri gitmiyor. Böyle bir acizlik içindeyken, üst düzey bağlamlardan, derinliklerden bahsetmek bende hep şüphe uyandırıyor…” Samimi bir iç döküşle duruma açıklık getiriyorsunuz. Bazı şiirler yakamıza yapışıp bizi bırakmıyor mu ya da bu güzel şiir istisna mıdır hayatınızda?

– Aynı yıl –1996’da– yazdığım diğer şiirlerin havası, yapısı tamamen farklı… Bazı şiirler zayıflıklarına rağmen yakamızdan düşmeyebilir, çünkü bilinçdışımızla bağları çok güçlüdür. “Soytarının Ağıdı” bir hiciv; ama yüksek bir makama yerleşip aşağıdakileri eleştirmedim, soytarının ağzından konuştum, ­–içtenlikle itiraf edeyim– bu şiiri yazarken beni bekleyen gelecekten, bir soytarıya dönüşmekten korkuyordum. Bunu tabii çok sonra anladım.

Şiiriniz en çok neyden beslenir ve sizce şiirin başı en çok neyle derde girer?

– Mitolojiden, felsefeden diye sayarım da ne anlamı var bunun. Özellikle son yazdığım (yayınlamadığım) şiirlerde gazete haberlerini, çeşitli markaların reklam metinlerini, siyasi liderlerin nutuklarını kullanmam da önemli değil. Şiirin, edebiyatın bence en güçlü kaynağı bilinçdışıdır, ondan kovayla su çektiğiniz bir kuyu gibi bahsedemezsiniz.

Şairler yazdıkları şiirin poetikasını ne kadar oluşturabilirler ya da ne kadarını oluşturmuşlardır?

– Kuramsal bir yapı kuracağım diye şiiri dondurmamak gerekir. Bir şair gerçek, nihai poetikasını ancak öldükten sonra okura teslim eder.

Sözcüklerle aranızda bir emniyet var mı?

– Günlük dildeki gedikten doğuyor edebiyat, özellikle şiir. Dil sonuçta bir uzlaşma alanıdır ve kelimelerin anlamları konusunda az çok anlaşmışsak konuşabiliriz. Şiir işte bu uzlaşma alanını sabote eder, tekinsiz kılar. Şiirden ümidimiz bizi sağ salim karaya çıkarması olamaz.

Ve son olarak: “Hadi dünyayı kapatıyoruz hanımlar beyler” diye anons geçiyor, durum çok ciddi. Çantanızı hazırlıyorsunuz bir yandan, gidiyoruz artık. En son ne bırakmak isterdiniz dünyaya? – Bu soruyu gereksiz bir ciddiyetle cevaplamaktan korktuğum için susacağım.

Yorum bırakın

MEHMET ERTE’DEN ŞİİRİ İTEN “ÇATLAK” SÖZLER / BÂKİ ASİLTÜRK

edebiyathaber.net, 19 Kasım 2021

Bir şiir kitabı nasıl okunur? 

Pek çok yanıtı olan bir soru: Nasıl yazıldıysa öyle okunur. Roman gibi baştan sona ara verilmeden okunur. Tek tek şiirlere odaklanılarak okunur. Rastgele bir sayfa açılıp ileri geri (eskilerin şiir falı dedikleri teknik) şiir şiir okunur. vs. vs.

Bu okumalardan hem en kolay hem de en zor olanı, şairini yakından tanıyıp bildiğiniz kitapların okunuşudur. Kolaydır çünkü az çok tahmin edeceğiniz bir içerik, biçim, biçem beklemektedir sizi. Zordur çünkü ön koşullu olarak başlarsınız kitabın kapağını açmaya.

Mehmet Erte, ilk gençlik yıllarından bu yana tanıdığım (hatta, 2000’ler bağlamında, beraber büyüdüğümüz isimlerden demem de mümkün), yazdıklarını sürekli olarak takip ettiğim, bazı metinlerini güncel edebiyat bağlamında derslerimde okuttuğum yazar ve şairlerden. Epey zaman önce E dergisinin toplu söyleşisinde beraber söz almıştık, oradaki tanışıklık hem bireysel hem de yazınsal anlamda devam etti. Daha önce Suyu Bulandıran Şey, Alçalma gibi şiir kitapları ve Arzuda Bir Sapma romanıyla ilgili olarak da yazdım. Demek, Mehmet Erte’nin edebiyatını biraz tanıyorum.

Yine de burada biraz durmak gerekecek çünkü Mehmet Erte, hemen her kitabıyla yeni ve farklı şeyleri yeni ve farklı şekillerde söylemeyi bilen bir isim. İsteyen ve bilen… Bunu sadece tür değişimi üzerinden, şiir ve roman çerçevesinde söylemiyorum. Biçim ve biçem arayışları, işleyeceği duygu veya düşünceyi gerekli forma oturtmadır mesele. Çatlak’taki şiirleri de o gözle okumaya başladım.

Çatlak, ince ama kalın bir çatlak. Hangi evin hangi duvarında, hangi ağzın hangi dudağında, hangi elin neresinde belli değil gibi. Bizim sorgulayıp bulmamızı istiyor ve elimize yeni çizilmiş bir haritadan parçalar tutuşturuyor. Haritada aşkla nefret, bugün ile yarın, tekil ile çoğul, aşkla kavga bir arada. Aşk inceliğini meydan kalınlığı ve kalabalığı ile geçiştirmeyi istiyor şair: “Anlaşılmayacak diye üzülme nasıl aşkla yaşadığımız / Meydanlarda aşkla savaşmazsak yaşamış sayılmayacağız”. Yaşamak, başkalarıyla temas etmek, sürtüşmek demektir. Aşk da çatışma da iyilik de kötülük de zulüm de mazlumluk da buradan neşet eder. Hayat, bütün bunların bileşkesidir. Başkaları ve ben daima bir aradadır, yalnızlıkta bile. Biz ve diğerleri çatışmasını, ben ve öteki karşıtlığını iyiliğe karşı kötülük dayanışmasını ironiden güç alan uyarıcı bir dille kabartıyor. Ben ve ötekinin bir kâğıt tabakasının ön ve arka yüzü gibi tamamlayıcı olduğu zamanlar geçmiştir. Eylem gerekir. Hem ötekine hem kendimize seslenerek: “Daha ne kadar böyle kaykılacaksın / Bak, mızrağı çuvala sığdırmışlar.”

Şiirde özel isim kullanmak risklidir. Bu risk iki yönlüdür. Bir yandan özel isme imgesel anlam ve çağrışım katmanın güçlüğü bir yandan da özel ismin şiirin önüne geçmesi, şiirden rol çalması riski. Cemal Süreya’nın şiirlerindeki özel ad çokluğunu/yoğunluğunu ele aldığım bir makalede bu sorunsalı işlemiştim birkaç yıl önce. Çatlak’taki bir şiir beni yine o noktaya götürdü. “Hain, Fahişe, Çişini Tutamayan Köpek ve diğerleri” başlıklı şiir bu. Zaman zaman yansıtmacılıktan, zaman zaman da bilinçaltına ayna tutmaktan el ve güç ve ilham alan bir epik. Nigâr Hanım, Mithat Bey ve Bay Rudreş arasındaki triologia şiirin ana gövdesini, sahnesini belirliyor. Adeta bir tiyatro salonunda sahneye yakın koltukta oturup sayfaları çevirmeye davet ediyor bizi bu yapı. Trilogia kısmı bağlamında dramatiğe alan açan bir epik kurgu. Şiiri ilginç ve üzerinde düşünmeye değer kılan sadece kurgusu, yapısı değil. Beatrice ve Leyla’dan daha güzel bir kadına bir koltuk meyhanesinde tesadüf edilmesi, köpeğin adama dönüşmesi bundan daha ilgiye değer değil mi? “Kadın adamın metresi ama adam da kadının köpeği” Bu, hepsinden ilginç değil mi? İnsanın diğer insanlarla ilişki, iletişim içerisinde olduğu zamanlardaki vücut dili ve mimikleri, demin söylediğim yansıtmacılığı sembol değeri üzerinden uygulamaya yönelen teatral saptamalar içeriyor: Kadın bacak bacak üstüne attı, kadın parmağını şıklattı, adam dilini çıkararak dört ayak üstüne geçti…

Çatlak’ı çeşitli şekillerde okudum: Tek tek şiirlere odaklanarak, rastgele bir sayfa açıp şiir falı bakarak, roman gibi baştan sona ara vermeden, sadece altını çizdiğim dizeler üzerinden tekrar… Bunlar içinde beni kitaba en çok yaklaştıranın “roman okur gibi” yaptığım okuma olduğunu anladım. Belli metinler bağlamında elbette tekrar okumalar yapılabilir ama galiba Çatlak gibi çoksesli kitapları bir kerede baştan sona okumak gerekiyor. O zaman parçalar arasındaki boşluklar doluyor; ritme veya deneyselliğe değil, vokabülere veya seçkin dizelere değil, şairin imgelemine nüfuz edebiliyor, gerçeğin hayalle imtihanına tanık oluyorsunuz. Gerçek serttir; o, ancak hayalle terbiye edilebilir: “bir kadın beni isterse eğer beni soyup soğana çevirebilir / itiraz etmem buna / çünkü aşk diye bir şey vardır” İyi okuyucuya bu ilk dizenin sonundaki mecazı, kinayeyi işaret etmeye gerek yok. Bir başka ikili karşıtlık ve bunun gerçek hayattaki yeri: “Ve ne zaman onu dudaklarından öpsem kaşlarını çatar / ‘Devrime inanmıyorsun’ der bana” Özellikle “Soytarı” şiiri, bu bağlamda, tekrar tekrar okunacak cinsten. Soytarılar hâlâ iki ayağı üzerinde yürüyen kanlı canlı insan ama krallar artık dijital ve soyut; evet, şair haklı, hiçbirimiz şimdilerde kralın soytarısı değiliz!

Çatlak, az sayıda şiir içeren, 47 sayfalık, ince ama kalın bir kitap. Çatlak’taki ve çatlaktaki boşlukları gerçekle hayali karıştırıp elde ettiğiniz çamurla doldurmanız gerekiyor. Şiir ikinci planda. Normal. Neden mi? Mehmet Erte baştan beri şiiri ikinci planda bırakan, insanı alçaltmaya kâğıt karan bir şiirin peşinde de ondan. 

Yorum bırakın

“SUYU BULANDIRAN ŞEY” VE “ALÇALMA” BAĞLAMINDA MEHMET ERTE ŞİİRİ / ELÇİN SEVGİ SUÇİN

edebiyathaber.net, 1 Eylül 2021

“Hep birlikte korkabiliriz toprağın beklediklerinden”

(“Yıldırımları Beklemek”, Suyu Bulandıran Şey)

Bu yazıda Suyu Bulandıran Şey (2003, Varlık Yayınları) ve Alçalma (2010, YKY) kitapları üzerinden Mehmet Erte’nin şiirini okumaya çalışacağım. 2016’da “2 Kitap 1 Arada” olarak zoomkitap tarafından basılan toplu şiirleri esas alacağım. Suyu Bulandıran Şey’deki şiirler “Yıldırımları Beklemek”, “Tanrıları Yıldıran Fener”, “Ölüme Katılan Ellerim” ve “Etimden Etine” bölüm başlıkları altında toplanırken, Alçalma “Alçalma”, “Bom”, “Herkes Kadar Yansıtabilirim Işığı”, “Olmayan” ve “Bir Kadının Duygusal Doğası” bölümlerinden oluşuyor.

Yedi yıl arayla basılan iki kitapta yer alan şiirler arasında hem izlek hem de bazı temel duygular açısından gelişip değişen organik bağlar var. İnsan ikinci kitabı okurken bazı şiirlerde ister istemez geri dönüp ilk kitaba bakmak ihtiyacı hissediyor. Suyu Bulandıran Şey’de şairin, içsel evrenine yaptığı yolculuğu derinleştirdikçe kendini çevreleyen dış dünya ve dış dünyanın kuşatıcılığından rahatsız olduğu görülür. İçeriden dışarıya doğru olan bu yolculukta, benlik duygusu ve benlik duygusunu besleyip güçlendiren öz doğrularla çatışan yerel ve evrensel durumlar sorgulanır. Tanrı, mitler, kutsallıkları ve değiştirilemezlikleriyle bireyin en kişisel duygularına dek uzanan kutsal sözler ve tüm bunları kendine özgü ikna biçimleriyle saptıran bireyin edimleri, bunların tümünde sağlıklı bir benlik geliştirmeyi tehdit eden şeylerin varlığı açığa çıkar. Bu nedenle de bütün bunlara sataşılması, sorgulanması ve en dokunulmaz olana değin didik didik edilmesi gerekir.

Alçalma’da yer alan şiirler bu sorgulamanın devamıdır; ancak şair içsel evreninden çıkmış, artık dış dünyanın tam ortasından seslenmektedir. İç benliğin kendini büyük oranda inşa ettiği, içsel çatışmalarla öyle ya da böyle bir uzlaşı sağlandığı görülür. Bu uzlaşının verdiği rahatlık ve güvenle içsel evrenin, dışsal evrendeki yansımaları mercek altına alınır. Benlik gelişiminden hasarsız çıkamamış bir toplumun kusurları dehşet vericidir.

Daidalos’un Labirentlerinde

Mehmet Erte’nin şiirlerinde dikkati çeken ilk şey; izi sürülen, meydan okunan, zaman zaman yenilen zaman zamansa yenik düşülen durumun yani insan olmanın ve yaşama maruz bırakılmaya verilen tepkinin sürekli bir alt izlek olarak tüm şiirlerin ana omurgasını oluşturmasıdır. İlk kitap Suyu Bulandıran Şey’in ilk şiiri “Yıldırımları Beklemek” ile ikinci kitap Alçalma’nın ilk şiiri olan ve kitapla aynı ismi taşıyan “Alçalma” şiiri arasında izlek, söyleyiş, eleştirilen ve kaygı duyulan şey ile verilen tepki arasında benzerlikler var.

Bununla birlikte “Yıldırımları Beklemek” şiirinde söyleyiş ve söylenen şey her ne kadar evrensel olanı öne çıkarmış olsa da bireysel bir evrenin sınırları içinden şekillenir. Söyleme ihtiyacını doğuran izlekler, olaylar, tepkiler, öfke ve çatışma bir rahmin içinde şekillenmekte olan ve yavaş yavaş rahmin duvarlarını yoklayan uzuvlar gibidir. Kesinliğin içindeki bu belirsizlik, aynı zamanda oluşmakta olan düşünsel dağarcığı içe doğru genişletir.

“Alçalma” şiirinde ise yol daha belirgin yolcu ise dışarı taşmaya, kendisi ile birlikte yolu da biçimlendirmeye hazırdır. İnsanın ölüm, tanrı ve yaşamın belirsizliği arasındaki kıstırılmışlığını özetleyen, kısa ama uzun bir diyalogla başlar şiir: “Ne yaptın?/ –Boyun bağımı biraz gevşettim,/ rahatsız etmeyecek kadar tanrımı./ İpleri sımsıkı elinde tutan kim?/ –Bilmiyorum, ama ellerim ceplerimde yürüyebiliyorum..” (Alçalma, “Alçalma” s.85). Diğer canlılara kıyasla doğumundan kendi kendine yeteceği yaşa gelene değin uzunca bir süre anne babaya bağımlı olan insanın, tanrı karşısında da durumu pek farklı değildir. İlk ergenlikten başlayarak atacağı her adım, söyleyeceği her söz, ne yiyeceği ne içeceği, kiminle sevişip kiminle sevişemeyeceğine kadar hemen her ayrıntı tanrılarca belirlenmiş ve önüne kitaplar halinde konulmuştur. Bu sıkıntıyla, “Boyun bağımı biraz gevşettim” der şair ve hemen ekler; “rahatsız etmeyecek kadar tanrımı”. Üstelik yalnız tanrı değildir şiir kişisinin varlık alanını daraltan. Modern çağı, yeni bir safhaya eviren dijital görünürlük ve bu görünürlüğün dayattığı sanal rekabetin yükselttiği ilişkisel ve iletişimsel beklentiler de buna dâhildir. Ve karşılanması gereken her beklenti yeni bir korku yeni bir gereklilik doğurur: “Uykusuzluktan gebersek de ayaktayız/ Çünkü henüz gece bitmedi/ Çünkü henüz programlar sona ermedi/ Tükenmez bir ışık kaynağının karşısındayız.// –Kurt göz kapaklarının altında… Kapatma! Kemirir seni!–” (Alçalma, “Alçalma” s.86).

Birey yalnızca kendi iç çatışmaları tarafından değil kendini onaylaması beklenen ötekiler ve sürekli kim olması, nasıl olması, ne yapması gerektiğini şekillendirmeye çalışan sistem tarafından da kuşatılmıştır: “Vay vaay, kuzumuz sürüden ayrılmış da seviniyor ha/ Aman! Kasabın elinden kurtulan, kurda yem olmasın/ Aklıselim biri için çoban ne iyidir aslında/ Yazıklar olsun// kurdun dişleri arasındaki kuzuya!” (Alçalma, “Alçalma” s.88). Bu dizeler, yazarın içinde büyüdüğü coğrafyanın, günlük olaylara bakışına reel bir örnektir. Sürüden ayrılanı kurt kapar, atasözüne ironik bir gönderme olan dizeler, ilahi bir söyleyişle ironiyi pekiştirir. “Yazıklar olsun,” “vay onların haline ki,” söyleyişleri Kur’an’da genellikle kötü yolda devam ve ısrar edenlerin, ne büyük hata içinde olduklarını vurgulamak için sık sık kullanılır.

Hem içinde bulunduğu coğrafya, kültür, din, gelenek hem de içinden geçmekte olduğu çağın yapısı gereği müthiş bir kıstırılmışlık içinde olan birey zaman zaman uz görüşünü kaybeder gibi olsa ve karamsarlığa kapılsa da toplumsal çelişkilerin farkında ve bundan rahatsızdır: “Kadınların bacak bacak üstüne atışında gizli bir niyet seziliyor/ Büyük puntolarla uyarılıyor gazetelerde halk” (Alçalma, “Alçalma” s.92). “Avrupa kadının rahmine yepyeni bir açıklama getirdi/ Bokböceğinin bundan haberi var mı” (Alçalma, “Alçalma” s.94). Tanzimat’tan bu yana Avrupalılaşmaya çalışan ama içinde var olduğu konjonktürel yapıdan sıyrılıp yeni bir kimlik edinmesi pek de kolay olmayan ülkemizin derin çelişkisine dikkat çeker.

Alçalma kitabında yer alan “Simgelerle Böyle Ben” şiiriyle, coğrafi ve kültürel konjonktürün yarattığı baskıcı toplumun kıstırdığı bireyin, içine düştüğü açmazları ve kaçınılmaz ikiyüzlülüklerini eleştirmeye devam eder Erte: “Öyleyse evinize çağırın, davetinizdeki cesaret şaşırtsın/ Karınız yazlıkta olsun, hizmetçiniz izinde/ Kızın yüreği bir evin sıcaklığıyla ısınsın/ Bakın, daha insanî oldu böylelikle/ Ne kadar onurlu olduğunuzu ispat için/ Düzün onu salondaki pufun üzerinde/ Ve hizmetçinizin yatağında bulun sabahı/ Elbette dini karıştırmıyorsunuz işinize/ Kız dokunamaz karınızın eşyalarına, kahveyi siz yapın” (Alçalma, “Simgelerle Böyle Ben” s.103). Bir toplumun, bir cinsin arzuları ve kimlikleri arasındaki çatışmayı içeriden gösteren canlı, gerçek ve ironik bir resim. Erki eline geçiren bireyin, hastalıklı ve ikiyüzlü bir samimiyetsizlikle kendini, etrafındakileri ve toplumu nasıl kandıracağının göstergesi.

Suyu Bulandıran Şey’de yer alan şiirlerle kıyaslandığında şair dil ve söyleyiş açısından Alçalma’da daha rahattır. Şiirsel bir dil kurma kaygısı yoktur. Dilde ya da anlamda sapma ya da bir üst dil oluşturma çabası da yoktur. Onun yerine günlük dili şiire çekmeyi tercih eder. Bunu yaparken diyaloglardan ve farklı türdeki edebî yazınların olanaklarından faydalanır: “Hanfendi bir sigara yakar/ ve bir utku yanar ufukta fener benzeri:” (Alçalma, “Alçalma” s.93). Sonraki dizelere giriş için kullanılan bu açılış dizeleri, bir tiyatro sahnesinde ‘durum’ tanımlar sanki. Ardından gelen dizeler: “Bana bir şey söyle, ama gülle değil./ Gül çünkü küstür dilime benim,/ mesafe ve hacim ölüdür gözlerimde./ Neyi bulmayı umuyorsan/ arayabilirsin bu bedende, seninim…/ Bir ölüyüm ben, bu beden toprağım:” (Alçalma, “Alçalma” s.93), söyleyiş biçimiyle modern Arap şiirinin söyleyişini andırırken duygusal diliyle de Shakespeare’in sonelerini anımsatır. Bu, tam da yazarın içinde büyüdüğü coğrafyaya yakışır bir zenginliktir.

Çorak Ülke, Gemisiz Nuh ve Kopmayan Tufan

Çorak Ülke’nin çevirmenlerinden Suphi Aytimur’un ifade ettiği gibi, Arthur Mizener, T. S. Eliot’un, Çorak Ülke’yi, günlük yaşamın gerçekliği ile kişisel dünyasının arasındaki uçurumun genişliğine bir tepki olarak yazdığını, iç dünyası ile dış dünyası arasındaki şiddetli uyuşmazlığın ve uyuşmazlığın yarattığı dayanılmazlığı yazarak yatıştırdığını söyler. Bu iddiasını da bizzat Eliot’un 1947’de söylediği, “Ben Çorak Ülke’yi, kısacası, kendi duygularımı yatıştırmak için yazdım” demesine dayandırır (Eliot, 1990, s.15). I. Dünya Savaşı’nın ardından yazılan bu eser, insanın maruz kaldığı en büyük yıkımlardan birine, bu yıkımın bireysel dünyalarda yarattığı dehşete, dehşete neden olan dinamiklere ve olan biten her şeyin anlamsızlığına bir cevap niteliğindedir. Bir çağın ölüsüyle yüzleşmek, otopsi yapmaktır bir anlamda.

Suyu Bulandıran Şey ve arkasından gelen Alçalma ile enkazı meydana getiren koşullar aynı olmasa da, gerçek yaşamda olup bitenler ile insani düzlemde olup bitenler arasındaki uçurumun genişliğinin yansımaları görülür. Bu tedirginliği yatıştırmaya duyulan istek, zamanı bir kez daha yekpare görülebilen bir duruma indirgeme, zamanın biçimlendiriciliğinin sınırlarını belirginleştirme ve kaotik durum üzerinde görüş hâkimiyeti kurma çabasına iter yazarı. Suyu Bulandıran Şey hız, zıtlıklar, hiç bitmeyen parçalı savaşlar ve delilikler çağına bir cevap girişimi olabilir bu anlamda.

Bir toprakta yerleşik insanların gelişimini ve gelecekte ne tür davranışlar içinde olabileceğini belirleyen mitoloji, din, dil, coğrafya, ekonomi, siyasi konjonktürel yapı, ekonomi ve geleneksel oluşumlar anlamında alınan miraslardır. Bugün buna eklenen bir diğer önemli unsur ise teknolojide yakalanan hız ve bu hız aracılığıyla dünya uluslarının iletişimsel olarak iç içe geçmişliğidir. Suyu Bulandıran Şey kitabında Erte, kendini içinde bulduğu yaşama tüm ana sütunlar üzerinden sataşır. Bireysel çarpmanın sarsıntılarını, coğrafyanın doğurduğu dinler ve mitolojik yansımalar üzerinden sorgular.

Suyu Bulandıran Şey’in ilk şiiri “Yıldırımları Beklemek” ismini Bakara Suresi 20. Ayetten alır. Ayetin şöyledir: “(O esnada) şimşek gözlerini kör edecekmiş gibi çakıp, onların çevrelerini aydınlatınca, orada birazcık yürürler, üzerlerine karanlık çökünce de oldukları yerde dikilir kalırlar. Eğer Allah dileseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini de kör ederdi. Şüphesiz Allah gücü, her şeye yeter.” (Muhammed Esad meali). İnsanın yürümesi, hareket edebilmesi, bir şey yapabilme olasılığı şimşeğin ışığına bağlanır. Aksi halde karanlıkta eli kolu bağlı kalacaktır. Yazar bu tespitten hareketle kurar şiiri. Diğer şiirleri de, “Etimden Etine – Ebru’ya Mektuplar” hariç aynı laytmotif üzerinde ilerler: “Tanrı bir ihsan da bulunur da şu kayalar dirilir mi?/ Şu bulutlar bir daha duaların hizmetine girer mi?/ Yıldırımları bekliyorum, evet, fırtınaları; ve tufan./ Ve her yıldırıma bir adımım eşlik edecek…” (Suyu Bulandıran Şey, “Tufanı Diliyorum” s.19 ). Kuşkunun ardından ümitsizlik ve kabullenme gelir. Olup durmakta olan her şeyin rast geleliği. Akşamın, her şeyden ve herkesten habersiz ufuklarda her günkü yerini alışı: “akşamın bir fikri olsaydı acım üzerine/ doğrulurdum belki ve doğururdum/ içime dert olan Musa’nın asasını.” (Suyu Bulandıran Şey, “Yıldırımların Gelmeyişinden Sonra Yıldızlara İtiraf” s.22).

Mekânın Yankısı

Çocukluğu Çeşme’de geçen şair, büyük ve kült medeniyetlere yataklık eden coğrafyanın mekânsal yankısını içinde taşıyarak geçer başka mekânlara. Çeşme’nin 22 kilometre doğusunda yer alan ve 12 İyon şehrinden biri olan Erythrai, Aya Yorgi Yolu, Aya Saranda ve yıllar sonra yetişkinliğinde kendine eşlik edecek olan Filoksenus -diğer adıyla Binbirdirek Sarnıcı- geçmişin seslerini ve izlerini taşıması nedeniyle büyüsel bir dile sahiptir. Bu büyüsel dille konuşmak ister Erte. Çocukluğun düş gücüyle çoğalttığı dili, yetişkinliğine de taşımayı arzular. Bilmek, anlamaktır çünkü. Anlaşılmayanın korkutuculuğu tedirgin eder: “Sakız ve çakılla anlatmaya çalıştılar bana, dinlemedim onları/ Deniz ve zeytinle konuşturmaya çalıştılar,/ diyecek bir şeyim yoktu./ Taşlardan anlamam ben, yıkık duvarlar önünde nutuk atamam/ Avutmaz toprağı adımlarım, gözlerim ufku okşamaz. (Alçalma, “Erythrai’yi Terk Eden Kelimeler” s.122).

Aynı şiirin sonunda ise şöyle der: “yine duymak istiyorum o sözü/ Rüzgârla değil, taşlarla değil/ Kelimelerle anlatın bana/ Yüz yüze konuşmak istiyorum sizinle/ bir vakitler olduğu gibi” (Alçalma, “Erythrai’yi Terk Eden Kelimeler” s.122). Çeşme ilk kabuğudur yazarın. İçine çekilip dünyayı gözlediği, anlamaya çalıştığı ve kendini hayata karşı konumlandırdığı ilk yer. Bu kabuğun tüm köşeleri, kuytuları, yaşama açılan labirentleri önemlidir. Bu kuytuların, köşelerin, labirentlerin kendi seslerine sahip olması ve mekân olduğu onca medeniyetin izlerini taşıması kabuğun şeklini alan bireyin ve bireyi kuşatan sakinlerinin biçimlenmesine etki eder. Bu etkilerden yoğun izler taşır şiirler. İsa, Musa, Hades, Helen hepsi birlikte fısıldaşır. Göçebe bir milletin mirasçısı olarak geldiği topraklarda hissettiği tedirginliğe de değinir: “Yok bende o yürek, inemem yerin yedi kat altına/ Yok bende o eller, yok bende o kollar,/ kaldıramam tek taşı./ Ağırlaştırıyor Hellen saçlarımı Pers bir gürültü/ Osmanlı adımlarımla kalakalıyorum/ Bana hiçbir şey söylemeyen taşlar arasında/ Cumhuriyete özgü elbiselerle çöküyorum sahnenin ortasına” (Alçalma, “Taşlarda Bulduk Canı” s.121).

Şair, mekânları bugüne taşır dizeleriyle. Bin yıllar öncesini, çocukluğuyla ve bugünle harmanlar. Taşlara, kahramanlara, halklara, çocukluğuna ve yetişkinliğine tanrısal bir özellik, süreklilik ekler. Şu an olup bitmekte olanda geçmişin, şimdinin ve yarının sorumluluğu vardır. Öyleyse mekân da zaman kadar yaşamdaki sorumluluğunu üstlenmelidir.

Mektuplar, Aynadaki Çarmıh, Pembe Topuklu İktidar

Kadınların, kocaman saatlerin içine tıkıp öldürdüğü bir oğlan yeniden dirilirse ve kadınların altınını görmüşse daha çocukken nereye saklanır? Saklandığı kabuktan ne zaman ve nasıl bir dönüşümle çıkar? Büyük korkuların ardından saklandığımız kovuklar nesne, öteki/ler ve dış mekân algımızı biçimlendirir. Yerinden olmuş, gerçekliğine ve doğruluğuna bir süreliğine de olsa yabancılaşmış duygular, o an için daha baskın olan mekânın ve yakın çevrenin şeklini almaya yatkınlaşır. Doğrular ve yanlışlar iç içe geçer, ikisinin arasındaki geçirgenlik artar ve korku, korkulana doğru istemsizce sürüklenir: “O kadının altınını görmüştü çocuk,/ büyük bir saat yapmak gereğini duymuştu./ Sonra içine girmişti saatin, gizlenmek ve üşümemek için./ Çünkü kadınların altınları korkutur ve üşütür çocukları.” (Suyu Bulandıran Şey, “Saat ve Ölü Çocuk” s.68). Görülmemesi gereken bir şeyin görülmesi yahut da zamanından önce görülmesi de bir tufandır. İyi, doğru, anlamlı olan ne varsa alıp götürebilir. Geride olumsuz bir arınma, darmadağın edilmiş bir düzen ve kargaşadan bir kirlilik bırakabilir.

Tufan yavaşlayıp, görüş netliği arttığında neden olduğu hasar daha iyi anlaşılır. Yıkıntılar arasında keşfedilen buluntular dikkat çeker. Anneden sonra öteki cins olarak kadınlarla kurulan ilk temaslar, ilk tecrübeler, bu süreçte yaşanılan ilk korkular ve onların benlik üzerindeki etkileridir bunlar: . “Ama a çocuk, saatler uğultularla doludur.// Kadınlar, ah, canavar kadınlar, /oğlanları kocaman saatlerin içine tıkıp öldüren kadınlar.” (Suyu Bulandıran Şey, “Saat ve Ölü Çocuk” s.66).  Ataerkil bir toplumun cinselliğe bakışı, sokak söylenceleri, erkek çocuklara dayatılan erkek adam olma zorunluluğu gibi faktörler, iki cinsiyet arasında kurulabilecek normal, sağlıklı bir ilişkinin önünde duran en basit engellerdir. Kadınlar açısından da pek farklı değildir aslında durum. Hanım kız ol ama erkeğini ayartacak kadar da cilveli ol. Ne yaparsan yap bakire kal. Hiçbir erkeğe el sürme ama evlendiğinde yatakta orospu ol. Bu ve benzeri pek çok çelişen mesajlarla büyüyen kadın ve erkeğin, ilk cinsel karşılaşmalarının travmatik izler bırakma olasılığı artar.

Bu derin duyuş ve varoluşa değin duyulan yoğun iç sıkıntısı Erte’nin şiirlerinin alt akışını oluşturur. Aşk, öfke, isyan, değiştirme, anlama, yıkma ve yeniden inşa etme gibi diğer duygular, bu asıl duygu üzerinden yükselir. İnsana ve topluma dair olana ulaşmak için önce kendinden kendi bireyselliğini oluşturan yoğun, girift ve zaman zaman ürkütücü olabilen batıklarından titiz bir kazıya başlar. Bunu yaparken son derece titiz, hassas detaycı ve aynı süreci yaşamakta olan pek çoklarına göre ciddi anlamda dürüst ve açıktır. Ortaya çıkardığı buluntuları teşhir etmekten, okurun meraklı gözleri önünde sergilemekten kaçınmaz. Birincil önceliği anlamak ve anlaşılmaktır çünkü.

“Bütün kırgınlığımı bir zaman önce getirdim buraya/ bir daha getirmeyeyim. Bir daha aklıma gelmesin/ soframda meleklere yer ayırdığım zamanlar/ bir daha o taraflara doğru uzanmayayım” (Suyu Bulandıran Şey, “Yıldırımların Gelmeyişinden Sonra Yıldızlara İtiraf” s.21). Şiir, masumiyetin kırılışına dair onulması güç hisler içerir. Masumiyetin lekesiz aynasında kusursuz görülen, inanılan ve bireyin varlığı için olumlu, güvenilir bir zemin oluşturan duyguların kırılışı ve ayaklar altındaki zeminin kesintisiz sallantısının başlangıcıdır. Artık hiçbir şey ilk çocukluğun güvenli yuvasındaki gibi değildir, kabuk hasar görmüştür.

Her anının bir kaydedicisi vardır. Bu kaydediciler olumsuz deneyimlerin yıkıcılığını en aza indirmek için biraz bulandırarak kaydederler. Ölümcül bir kırmızı, uçuk bir pembeye dönüşebilir. Affedilebilir, sevilebilir, kabul edilebilir, içselleştirilebilir bir pembeye. Herkes canavarını öldürmek ister. Şimdi değilse bile ileride. Gerçekte değilse bile düşünde. Yaşamak için canavarı öldürmek gerekir. Bunun için coğrafyanın bütün büyücülerine gidilir. Peygamberler de unutulmaz elbet. Meryem yardım etmiyorsa eğer bunca fısıltılı kelime neden ezberlenmiştir.

Evcilleştirmek de bir yoldur. İnsan, tarihi boyunca neleri evcilleştirmemiştir ki? Bugünün dünyasında evcil kaplanı ya da aslanıyla birlikte yaşayan birilerini gördüğümüzde, elli altmış yıl önceki kadar şaşırmıyoruz. İnsan da evcilleşir. Korkuları evcilleştirmek, bunun yalnızca bir yanıdır: “Saniye çubuğu 12’nin üzerinde,/ sırtından yuvarlanan cesede bakıyor./ Aşağı inecek ve tekrar dağın zirvesine çıkaracak cesedi./ Ve tepede ham bir ay,/ terini acıdan bir zırha çevirerek/ adımlarını yavaşlatıyor onun.” (Suyu Bulandıran Şey, “Saat ve Ölü Çocuk” s.68). Cesedini sırtında taşımak ya da boşluğun daireselliğiyle yüzleşmek. Bilincin acı veren kavrayışını sindirmek. Bu süreçte olan onca çılgın, korkunç ya da güzel şeyin anlamsızlığını kabullenmek ve bunu üretime dönüştürmek. Şairlik, tam da bu değil midir?

Korkular evcilleşince, sevgi yeşerir: “Sen ki gözlerime baktın,/ gözlerimde bir şey aradın./ Kurcaladın beni, karıştırdın./ Sözcüklerim dağıldı, kırıştı nefesim.(Suyu Bulandıran Şey, “Etimden Etine” s.64). “Teninde zaman sıyrılır gezegenlerin deviniminden./ Kıtalar arasında kımıldanır durursun./ Gövdem hafif bir yelkenlidir/ gövdenin savruluşlarında can çekişen.” (Suyu Bulandıran Şey, “Etimden Etine” s.65). Erte bu şiirle erkeğin, kadınına duyduğu cinsel arzunun sınırlarını genişletir. Yaşamı, şiiri ve cinselliği yüceltir. Hayatın kıstırılmışlığı ve kuşatılmışlığı içinde insanın, bir süreliğine de olsa bir başka bedende kendi yansımalarını izlerken yaşadığı bu aynı anda hem iki hem de tek olma halini över. “O korkunç yarık. O ölü göz./ O dilsiz ağızcık./ Beslendiği yeraltı sularının uğultusunu yayan o çiçek.” (Suyu Bulandıran Şey, “Etimden Etine” s.64), hâlâ biraz ürkütücü gözükse de; “Canım seni çekiyor, etini…/ Çiçeğini koklamak istiyorum. (Suyu Bulandıran Şey, “Etimden Etine” s.65) dizeleri korkunun hazza dönüştüğünün, canavarın evcilleştiğinin habercisidir.

Haz anlaşılmış, kabullenilmiş olmanın, tercih edilmiş olmanın güvenli ortamında “barbar bitkiler” gibi yayılır, çoğalır ve kendi içinde yeniden şekillenir: “Tarihin büyük putları arasında yer alır kemiklerin/ Ayaklarını elime verdin mi/ Bir ince dala tutunmuş olurum/ Kökü dünyada” (Suyu Bulandıran Şey, “Kemiklerinden Çıkan Sevgi ve Cinnet” s.63). Bu şiir ve Ebru’ya Mektuplar 200-2003, kısmında yer alan diğer şiirlerde Erte, erotik dilin sınırlarında gezinir. Günlük yaşamın içinde kapalı kapılar ardında unutmaktan ya da bırakmaktan yana olduğumuz insana ait hisleri doğrudan, öylesine bir şeymiş yazar ve bu cüretkâr dil, okuru daha fazlası için yüreklendirir: “Bacakların iki dal/ iki tek yapraklı dal gibi uçurumuma uzansın/ Sonra seni emeyim/ Cinnetini emeyim/ Birer filiz gibi ince ayak parmaklarından” (Suyu Bulandıran Şey, “Kemiklerinden Çıkan Sevgi ve Cinnet” s.63).

Kadın bedenine yönelik yazarın kendine özgü betimlemeleri yaşamı, şiiri ve cinselliği kutsar. Hayatın kıstırılmışlığı ve kuşatılmışlığı içinde insanın, bir süreliğine de olsa bir başka bedende kendi yansımalarını izlerken yaşadığı bu aynı anda hem iki hem de tek olma hali övülür. Vazgeçiş, yitiş, tuzak, kuyu, vertigo, aydınlık, karanlık, göktaşı, atmosfer, düşüş, varlık, yaşam, ölüm, yeraltı suları, yarık, yakıcı, nefes ve çiçek gibi olumlu ve olumsuz kelimelerin iç içe geçtiği şiir, aynı zamanda insanın oluş ve bozuluş karşısında kapıldığı duyguları da yansıtır. Korku ve haz iç içedir. Tıpkı yaşam ve ölüm gibi.

Alçalma’da, “Bir Kadının Duygusal Doğası – Ebru’nun Mektupları 2000-2002”, şairin eşi Ebru Kumsal Erte’nin ağzından yazılan mektup şiirlerinden oluşur. Erte’nin, kadının düşsel ve duygusal dünyasına erişimi ve o dünyaya özgü dili kullanımındaki başarısı etkileyicidir: “Dün akşam eve dönerken fularımı metroda raylara bırakarak/ onu yıllar önce bir yerde unuttuğumu varsaydım./ Dün akşam fotoğraflarımıza tekrar tekrar bakarak/ hikâyemizi değiştirmeye çalıştım.” (Alçalma, “Fular ve Ray” s.136). “Eve dönerken zamanın gürültüsünü duydum,/ bir kâğıt gibi buruşuyordu. Giysilerimin hışırtısını,/ omzumdaki çantanın hafif sallanışlarını.. Tanrım,/ her şeyi duyuyordum, duymamak için içimdeki o ânı.” (Alçalma, “Kâğıt ve Bisiklet” s.141).

Kullandığı dil ve kelimeler anlamında oldukça rahat olan Mehmet Erte, özellikle ikinci kitabı Alçalma’da bazı kelimeleri yerel ağızla kullanmayı tercih eder. Örneğin ‘aşağı’ yerine ‘aşağsı’, ‘aşağıdayım’ yerine ‘aşağdayım’ gibi. Bu tür küçük ses değişimlerinin dışında, dilin günlük akışına çok müdahale etmez. Daha önce de değinildiği gibi günlük dili, şiire yaklaştırır. Zaman zaman kutsal kitaplarda kullanılan dile yaslanır. Bunda içinde bulunduğu coğrafyanın zengin mirasının etkisi var. Sesler onun için önemli. Yaşamında önemli yer tutan öznelerden nesnelere değin etrafında bulunan her şeyin çıkardığı sesi duymak gibi bir eğilimi var. Hışırtı, gıcırtı, çıtırtı, hırıltı, tik tak, tıkırtı gibi. Sesler, şiirlerdeki gerçeklik duygunu artırır.

Kendini çevreleyen dış dünyaya, uzun mücadelelerden geçerek kurduğu iç dünyanın surlarından seslenen şair, her iki dünyada da olup bitenleri önemser. İkisini de en yalın haliyle görür ve gördüğünü söylemese de söylenir: “ben, söylemiyorum, söyleniyorum./ Böğürüp hırlayan bir Mehmet Erte/ elbet bilgece susanına yeğdir diyorum.” (Suyu Bulandıran Şey, “Ben, Söylemiyorum, Söyleniyorum” s. 50). Erte’nin şiiri, entelektüel bir şiirdir. Mitolojiden, tarihten, dinler tarihinden, bulunduğu coğrafyanın kültüründen, insansı sapmalardan ve varoluşun özüne yapılan ince kazılardan beslenir. Şiirin yazarının kendini inşası da dâhildir buna. Çalakalem bir okumaya direnir. Özenli, dikkatli ve donanımlı bir okumaya açar kendini.

Kaynakça

Eliot, T. S. (1990). Çorak Ülke Dört Kuartet ve Başka Şiirler (Çev. Suphi Aytimur). İstanbul: Adam Yayınları.

Erte, Mehmet (2003). Suyu Bulandıran Şey. İstanbul: Varlık Yayınları.

Erte, Mehmet (2010). Alçalma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Erte, Mehmet (2016). Suyu Bulandıran Şey – Alçalma (2 Kitap 1 Arada). İstanbul: zoomkitap.

Yorum bırakın

ŞİİR UMURLARINDA, ÇÜNKÜ DÜNYA… / HAYDAR ERGÜLEN

Hürriyet Kitap Sanat, 20.08.2021

Mehmet Erte edebiyatımızın yenileşmesine son yıllarda şiirleri, öyküleriyle en çok katkı yapanlardan. Şiiri de romanı, öyküsü de usul usul birikiyor, usul usul çünkü kitapları ortaya bırakıp gidiyor adeta. Tutumunu da edebiyatının bir parçası olarak görüyorum. Bazı yapıtlar tek tek de çok değerlidir ama toplamıyla daha çok fark edilir.
Mehmet Erte, şiirinin, öyküsünün tutkunu olduğum adlardan. Öncelikle çok şey öğreniyorum ondan. İkinci öykü kitabı ‘Arzuda Bir Sapma’ (2015), örnek olarak okutulacak metinlerle doludur, erken ustalık demek gereksiz fakat demlenmiş, tartılmış, yazının suyundan birkaç kez geçirilmiş öykülerdir. Şaşırtıcı cümle yapıları, sakinliği ve tokluğuyla okuyanda da tamlık hissi yaratır.
‘Suyu Bulandıran Şey’ (2003), ‘Alçalma’ (2010) ve üçüncü şiir kitabı ‘Çatlak’ (Edebi Şeyler, 2021). Az yazan demeyeceğim, gerektiği zaman yazan bir şair. Çokça deneyen, bunları da okura sergileyen bir şair olmaktan çok, dediği gibi “Yazarken varoluşun karanlıkta kalan bir bölgesinden ses veremeyeceksem çabam neye yarar” diyen bir şair ve yazar. ‘Gereklilik’ dediğim böyle bir şey. Bunu da en çok 18 yaşındayken yazdığı ‘Soytarının Ağıdı’nı 2016’da yayımlarken yazdığı metinde hissettiriyor. Küçük şeyleri mesele ediniyor ama bunu üst düzey bağlamlara, derinliklere falan götürmüyor. Hakikat arayışı iddiasında bulunmuyor ve yazdığımız her şeyde hakikat karşısındaki yenilgimizin ifadesini görüyor. Böyle bir kabul, yazdıklarını hakikatle sınama çabasından uzak tutuyor onu, ama yaşamın ve insanın ‘Çatlak’larından sızan her şeye karşı da buharlaşmayan bir katılığın şiiri peşinde ve içinde: “Kendime geldiğimde/bir ağaç ‘ağaç’ kelimesinden/öteye geçmeye çalışıyordu gözlerimde.”
Tüm yazısına ve şiirine içkin olan şey, kimi zaman bize ‘hafif’ gibi sunduğu, sanırım eleştirel olmayı ‘ağır’ bir duruma dönüştürmemek için ve meseleyi yumuşatmasa da hazmı zor olanı, okuyanda ’eğlenceli bir his’miş gibi bırakma hüneri. ‘Hain, Fahişe, Çişini Tutamayan Köpek ve diğerleri’ böyle bir şiir.
“Benim dışımdaki her şeyden yapılmış olan dünya!” dediği dünyaya kayıtsız değil, aksine o ‘dünyanın işleri’ni ziyadesiyle ciddiye alan, ama ‘şeylerin geçiciliği’ni öğrendikçe yazdıklarını da bunun dışında tutmayan birinin şiirleri. Hakikata boş verilen ‘hafif’ anların da, ağır zamanların da, okundukça hakiki olduğu daha çok anlaşılan şiiri Erte’nin yazdığı.

Yorum bırakın

“MEHMET ERTE İLE SÖYLEŞİ” / DENİZ DURUKAN

K24, 03.06.2021

Mehmet Erte’den 11 yıl aradan sonra yeni bir şiir kitabı geldi: Çatlak (Edebi Şeyler, Nisan 2021). Erte’yi Suyu Bulandıran Şey (Varlık, 2003) ve Alçalma (YKY, 2010) adlı şiir kitaplarının yanı sıra Bakışın Kirlettiği Ayna (öykü, YKY, 2008), Sahte (roman, YKY, 2012), Arzuda Bir Sapma (öykü, YKY, 2015) adlı kurmaca yapıtlarıyla da tanıyoruz. Farklı türlerde yazsa da –adlarından hemen anlaşıldığı üzere– tüm kitapları arasında organik bağlar bulunuyor. Onun herhangi bir metnini okuduğumuzda sanatın diğer türleriyle, felsefeyle de ilişki kurmuş oluyoruz.

Erte’yle Çatlak odağında adlandırma sorununu, ben ve öteki, geçmiş ve şimdi arasındaki sınırı konuştuk.

Çatlak, Gezi için kaleme aldığın “Var mısın”la açılıyor. Yazıldığı tarihle olan bağları bir yana, bu şiir eylem-eylemsizlik, hakiki-sahte gibi senin temel meselelerini içermesiyle dikkat çekiyor. İlk sözcüğün, “Başlıyoruz.” Devamında da harekete çağrı var, öyle ki, “İsrâfil sûrunu üflese bile sen durmayacaksın” diyorsun, “Durmayacaksın, çünkü dünya durmadan önce uzun süre sallanacak”. Ama diğer yandan gezegenin sonundan söz ettiğini düşündüren bir hava var.

Son bölümdeyiz, ama her şeyin bitmesi uzun sürecek. Eylemin –Julian Barnes’ın romanının adıyla söylersem– “bir son duygusu”yla gerçekleştiğine, hakiki olana ancak bu duyguyla yönelebileceğimize inanıyorum, bahsettiğin vurgular şiirde bu yüzden var sanırım.

Bu şiirin sonundaki “Anlaşılmayacak diye üzülme nasıl aşkla yaşadığımız/ Meydanlarda aşkla savaşmazsak yaşamış sayılmayacağız” dizelerini bir varoluş meselesi, onurlu bir iz bırakma arzusu olarak okuyabilir miyiz?

İleride halka inanan bir şair çıkarsa onu tımarhaneye tıkabiliriz, şimdilik hoşgörüyoruz, bakalım zaman ne gösterecek. “Var mısın” bir eylem çağrısı, dolayısıyla şiiri yazan kişinin “sen” diye seslendiği özneye –veya özneler topluluğuna– inandığı söylenebilir, ancak her kime sesleniyorsa ondan bir yanıt aldığına ilişkin kanıt yok. Bu önemli değil zaten. Dediğin gibi, bir varoluş meselesi var ortada. Hayatımızı hakiki kılacak eyleme geçmeden hiçbir şeyin anlamından bahsedemeyiz. İz bırakmakla ilgilenmiyorum. “Onur” gibi kelimelere de hep tereddütle yaklaşırım, insanların ağzında sözlüktekinden başka her anlama gelebilir çünkü, ama günün sonunda korumak istediğimiz başka ne var.

Hakikatle ilgili derdin “Kırmızı diyorlar, sor bakalım onlara, kan gibi mi kırmızı”, “Kara diyorlar, sor bakalım onlara, zindan gibi kara mı” dizelerinde çok açık, ayrıca bir reddediş var. Bize sunulanın gerçek olmadığına bir gönderme olarak okumak mümkün bunları. Ya da kendisi olma özelliğini kaybetmiş şeylerin gerçekliği denilebilir. Bu bağlamda gösterilenin gerçekliğini konuşsak.

Kırmızının kendisi kadar veya sıfat olarak yüklendiği şey kadar, kimin ağzından döküldüğü de önemli. Bize teklif edileni kelimeler düzeyinde okuduğumuzda sorun görmeyebiliriz, ancak iktidar kelimeleri içindeki bulundukları örgüden koparıp farklı şeyleri işaret eden oklara çevirir. Böyle bir durumda her şeyin koyusunu, ağırını, derinini arzulamadıkça yalanlarla oyalanırız.

Anlamla ilgili meselene bir vurgu olarak da okuyabiliriz gerçekliği. Burada dil devreye giriyor. Çatlak senin dille olan meseleni yoğun olarak ortaya koyuyor. Mesela “Hain, Fahişe, Çişini Tutamayan Köpek ve diğerleri” adlı şiirindeki “… bir ağaç ‘ağaç’ kelimesinden öteye geçmeye çalışıyor” dizesinde adlandırılmış olanın, verili olanın derdini taşıyorsun. Dille beraber kimlik ve bilinç mefhumunu da ele alıyorsun. Mesela, ağacın ağaç olmaktan öteye geçme çabası, adlandırılmış ve anlamlandırılmış olanın dışına çıkma isteği taşıyor. Buradan insana da bakabilir miyiz? İnsan kendinin bilincinde olsa bile toplum tarafından tanımlanır. Sanırım böyle bir göndermesi de var bu dizenin…

Ağacın şiire “Bir ağaç gözlerimde kendi şeklini arıyor” dizesiyle girmesi önemli. Ağaç daha sonra ‘ağaç’ kelimesinden öteye geçmeye çalışıyor. İnsanın dünyayla temasına dair bir çatışma var burada. Malûm, ağaç böyle bir işe kalkışamaz. Öznenin baktığı şeyle hemhal olma çabası daha başlangıçta sakatlanıyor, şeyler adlarıyla lekeli çünkü, ancak sakat da olsa, kesintiye uğrasa da bir bağ var arada.

Bu şiirdeki “Bir şey ancak başka bir şeyin yerine geçebiliyorsa kendisi olabilir” dizesi de ötekiyle kurulan bağa bir gönderme olarak okunabilir mi?

Dil çünkü içinde doğduğumuz, başkalarıyla paylaştığımız bir örgü. Söz konusu şiirde çok sayıda kişi konuşuyor, bunu unutmayalım. Üstelik anlatıcı “ben” sesinden “o”ya kolaylıkla geçiyor; ardından “onlar” çıkıyor karşımıza, bir eylemi, durumu, şiirin kendileri dışında kalan karakterlerini topluca anlatmaya koyuluyorlar. Her öznenin ötekini içerdiği, başka türlü kendisi olamadığı, “ben” derken karşısındakini de işaret ettiği söylenebilir. Dolayısıyla çatışan, kesişen, uzlaşan bakış açıları var karşımızda. Herhangi bir fikirden değil, bizde o fikri doğuran imgenin nasıl bir örgü içinde bulunduğundan bahsetmeliyiz.

Aynı şiirin üçüncü bölümünde tarih meselesi sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bunu ironiyle ele alıyorsun. Şiirde konuşan karakterler tarafından köpek ve tarih “uçurtma” olarak adlandırılabiliyor, bunlar kolaylıkla yer değiştirebiliyor; sincap dalın eğrisine eklenerek ağacın bir parçası oluyor, bir adam köpek oluyor…  Ve yine gösterilenin gerçekliğini katıyorsun içine. Her şeyin değişebileceğini söylerken “uçurtma” onun simgesi oluyor. O halde resmî tarih, gayriresmî tarihten söz etmeliyiz. Elbette bireyin tarihi ve talihi de dahil buna.

Adlandırılan değişirken adın değişmemesi veya diğer adlarla çatışmadan şeylerin yer değiştirebilmesi anlamla ilgili bir sorgulama doğuruyor, haklısın. Bu sorgulama şeylerin kökenlerinden, yani tarihten bağımsız düşünülemez, gene haklısın. Ama ben tarihin de bir adlandırma olduğundan, işaret ettiği şeyden koparılarak kolaylıkla bir başka kelimenin yerine geçebileceğinden bahsediyorum: “tarih yazmak yerine bir uçurtma da yapabiliriz”. Böyle bir dünyada insanın dönebileceği bir ev yoktur. Hatta insan diye bir şeyi işaret etmemiz bile şüpheyle karşılanmalı, ki söz konusu şiirde de bu var.

Zaman kavramını değişimle beraber ele alıyorsun; düşüncenin değişimini de hareket ve zaman kavramıyla. Ancak şiirdeki karakterlerden biri “Geçmiş şimdinin yerine geçebilir”, diyor. Bergson “içsel olan geçmişin şimdiki zamanla iç içe olduğundan” söz eder.

Tarih bir kurmacadır, bir yapboz. Zaman dediğimiz de genellikle kurmaca bir sürecin adı. Geçmişin bize ait olduğunu düşünebiliriz, ancak dikkatli bir gözlem içsel dediğimiz ne varsa onun başkalarının müdahalesinden bağımsız oluşmadığını gösterir. Geçmişi sabit bir şey olarak içimizde taşımıyoruz. Geçmiş şimdiyle birlikte durmaksızın genişlemekle birlikte baştan sona değişiyor da.

Bir şeyin yerini almak, bir şeyin yerine geçmekten söz ediyorsun şiirlerinde çokça. Bu, parçalanmayı mı ifade ediyor, bütünleşmeyi mi? Yoksa çatlağı mı gösteriyor?

Bilinç ve bilinçdışı, ben ve öteki, geçmiş ve şimdi arasındaki sınırda bir çatlak var. İki kutbun bağını “köprü” gibi sevimli, uzlaşma sağlayan bir kelimeyle ifade etmek istemem, sınırın taraflarca yıpratıldığı bir ilişki bu çünkü. Birbirlerinden ayrı oldukları için bir çatlak var, ama diğer yandan, aradaki çatlak olmazsa iki tarafın da varlığından bahsedemeyiz.

Öyleyse kitabının ikinci bölümü “Çatlaktan Sızanlar”da öne çıkan ruh, doluluk, madde, çekirdek, yol, iz, biçim gibi imgeleri de bu minvalde düşüneceğiz. Söz konusu imgeler madde ve suretin birliği kadar, bağımsız iki tarafın çatışmasını da ortaya koyuyorlar.

Şüphesiz… Bu bölümdekiler benim gençlik şiirlerim, biliyorsun. 1996’da kaleme aldığım “Canavar”da biçimin vaat ettiği şeyi içermemesi karşısında duyduğum hüsran vardır. Bu hüsran bana her zaman çocukça gelmiştir, belki küçümsenecek denli çocukça. Ama gene de hüsrana uğramama neden olan tazeliği kaybetmek istemem.

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: