Bir öykü / A short story

UYANIŞ

Kendi kendine uyandı. Onu uyandıracak bir şey yaptığımı, bir şey düşündüğümü sanmıyorum. Sertliğini hissedince ayağa kalktım. Odamda yalnızdım. İlk defa başıma geliyordu ama başıma gelenin ne olduğunu belli belirsiz biliyordum. Pantolonumu indireceğimi ve ona bakacağımı, hatta dokunacağımı da biliyordum; ne var ki harekete geçmeye cesaret edemiyordum. Sanki ben değil de bir başkası az sonra bunları yapacaktı ve o kişinin olacakları başlatmasından çok korkuyordum. Gözlerimi yumdum. Sımsıkı. Gerçekleşecek felaketi tüm ayrıntılarıyla sezen, olacakları düzeltmek için ileri atılamadığı gibi, kurtulmak için de kaçamayan birinin çaresizliğiyle…

Gözlerimi açtığımda pantolonumu ayaklarımda buldum, çüküm elimdeydi. Sünnetsizdim, bu yüzden ona “çük” diyorum. Bu sözcüğün küçültücü havasını, sünnetsizliğimden ötürü kendimi küçümsediğim o döneme uygun buluyorum. Yaşıtlarımın hemen hepsi çoktan sünnet olmuştu; sadece onların karşısında değildi ezikliğim, yeni yeni duymaya başladığım cinsel heyecanları sünnet olarak benden önce erkekliğe adım atmış fakat her nasılsa benim çocuk bedenime hapsolmuş bir yabancıya ait sayıyor ve o yabancıdan da utanıyordum. Onunla karşılaşmamak için arzularımın sokaklarına girmemeye özen gösteriyordum.

Kendisini örten kılıfı öfkeyle yırtarak –gerçekten de bir yırtılma acısı duydum– karşıma dikilince diz çöktüm. Diz çöktüm, çünkü tebdili kıyafet gezen bir hükümdardı o, kimin efendi olduğunu bilmeden sürüp gittiğim hayat karşısında yeterince sabretmiş ve sonunda dayanamayarak bana haddimi bildirmek üzere üstündeki çuldan sıyrılmıştı. Onu görür görmez anlamıştım şimdiye dek arzularımdan kaçmakla yaptığım hatayı. Tereddütsüz emrine girdim hemen, fakat endişeliydim; onun nüfuzu altında bulunmaktan kaynaklanan bir rahatsızlık değildi bu, huzurunda cahilliğimden dolayı bir saygısızlık etmekten, bir kusurumun sırıtmasından çekiniyordum, yoksa tüm gerilimine rağmen bu karşılaşmadan memnundum

Titriyordum. Titremelerimi denetlemeye çalışmıyor, hatta ona nasıl kul köle olduğumu göstermenin başka bir yolunu bulamadığım için biraz da abartıyordum. Ama o bana kayıtsız kalarak, ortaya çıkışındaki şiddetin aksine sezdirmeden geri çekildi. Kulluğumdan hoşnut kalmadığını, beni kendisine asker ya da köle olarak seçmeye değer görmediğini, beceriksizliğim yüzünden gittiğini düşünmek istemiyor fakat düşünüyordum. Yıkılmıştım.

Birkaç hafta sonra, ancak yenilgimden duyduğum utanç geçince onunla yeniden karşılaşmanın bir yolunu aramaya koyuldum. O ilk ânı düşünüyor, onu karşıma çıkaran şeyin ne olabileceğini hafızamı yoklayarak araştırıyor, kendimce türlü deneylere girişiyordum. Yanıtın kafamın içinde olduğuna emindim. Kafam defalarca açılıp karıştırılmış, içi tekrar tekrar boşaltılıp doldurulmuş bir çekmecenin huzursuzluğuyla hep hafif aralık duruyordu.

Aradığım yanıtı bulamasam da, onunla yeniden karşılaştım. Gerçi buna bir karşılaşma demek doğru mu emin değilim, çünkü ona hiç bakmadım, bakamadım. Yalnız bu kez onu çağıran şeyin ne olduğunu biliyordum: öğretmenimizin topuklu ayakkabılarının sesine gelmişti. Emrini yerine getirerek onu sınıfta dışarı çıkaramazdım, belki geri çekilir ümidiyle kulaklarımı tıkamak istedim fakat kendisini dış dünyadan ayıran kapıyı öyle bir zorladı ki ellerimi kasıklarıma götürmek zorunda kaldım. Avuçlarımın içinde zonkluyordu. Bedenim tek bir noktada yoğunlaşarak sonsuz ağırlaştı. Ruhum buharlaşarak terk ettiği bu kütlenin devinimlerine hiçbir şekilde karşı koyamazdı.

Gözlerim öğretmenimizin ayakkabılarına kilitli, felaketimi bekliyordum. Sıra arkadaşım bana bakıp kıkırdayınca öğretmenimiz bendeki tuhaflığı sezerek sert adımlarla yanıma geldi. Göğsümü sıraya dayayarak kasıklarımdan ayıramadığım ellerimi gizlemeye çalıştım. “Ne saklıyorsun sen?!” diye çıkışarak bir an önce açılmasını istediği bir kapıyı tıklatır gibi sertçe şakağıma vurmaya başladı. Başımdaki sarsıntı çok hoşuma gitmiş, kendimden geçmiştim. Efendim sanki öğretmenimizin bedenine girmişti ve bana onun gözlerinden bakarak hükmediyordu. (Ah o çatık kaşlar!) Kulağımdan çekerek beni ayağa kaldırdı. Ellerim hâlâ kasıklarımdaydı. Bütün sınıf hep bir ağızdan “Çişi gelmiş!” diyerek kahkahaya boğuldu. Zira bir beşinci sınıf öğrencisinin derste çişi gelmez, gelse de böyle aptalca kıvranmaz, teneffüsü beklerdi.

 

AWAKENING

Translated by Feyza Howell

It awakened all by itself. It couldn’t have been anything I did or thought of. I got to my feet when I felt it stiffen. I was alone in my room. This may have been the first time, but I did have a vague idea what misfortune had befallen me. I knew I would drop my trousers and stare at it, and even touch it; but I simply couldn’t get a move on. As if it was someone else who would do all this soon, and I was scared witless of the things that person would set in motion. I shut my eyes. Tight. With the despair of someone who can sense imminent disaster down to the last detail, but can neither leap forward to prevent it, nor run backwards…

I opened my eyes to find my trousers at my feet, and my willy in my hand. I wasn’t circumcised; that’s why I refer to it as ‘willy’. This word held, to my mind, the degree of contempt appropriate to that period when I was uncircumcised. Most boys my age had already been, but it wasn’t just them who made me feel mortified. To me, this new sensation of sexual arousal belonged to a stranger who was already a step closer to manhood by virtue of his circumcision, but somehow was imprisoned in my child’s body, and it was his existence that humiliated me. I took special care to avoid entering the streets of my desires so I wouldn’t come face to face with him.

I knelt down when it angrily ripped through its sheath -and how it hurt, like something really ripping! I knelt down, because it was a sovereign in mufti, one whose patience at a life ignorant of the identity of its real master had finally run out, and had therefore discarded its rags to put me in my place. I knew my mistake in running away from my desires as soon as I saw it. I entered its service at once, without hesitation, albeit jittery. Not of falling under its power, but more of the worry that I might embarrass myself, fail to show due respect, being ignorant of these matters. Despite all the stress, I was pleased with this meeting.

I was shaking. I didn’t try to check the shakes at all, quite the opposite: I probably exaggerated them a little, being inexperienced in demonstrating my servitude. But it ignored me, retreating unnoticed, belying the violence of its initial emergence. I had to consider the possibility -however unwillingly- that my homage had failed to impress, that it found me undeserving of service as its soldier or slave, and my ineptitude had caused it to vanish. I was gutted.

It took several weeks for my humiliation to pass, and me to begin looking for ways to meet it again. I kept thinking of that first moment, racking my brains to identify quite what it was that had brought it before me, and tried a number of experiments in my own way. I knew the answer must lie in my mind somewhere. My mind stood ajar, like an irritable drawer opened and rifled through time after time, emptied and refilled over and over again.

The answer I was looking for eluded me, but I did meet it again. Not that you could call it meeting on this occasion, since I never looked at it, there was no way I could. But this time I knew what the answer was: the clacking of our teacher’s heels. I could hardly obey its command and take it out in class; I tried to shut my ears in the hope it might retreat, but when it slammed open that door separating it from the external world, I had to cover my crotch with my hands. It was throbbing inside my palms. My body concentrated on one single point, growing infinitely heavy. My soul evaporated out of this mass, unable to resist its pulsations.

I waited for my own undoing, my eyes locked on teacher’s shoes. Alerted by my desk mate’s snigger, she sensed something was amiss and strode over. I leant my chest against the desk in an effort to conceal my hands glued to my crotch. She started to knock hard on my temple, as though it were a door she demanded be opened, chiding me all the while: ‘What are you hiding, hah?’ The jolts to my head made me ecstatic: as if my master had overtaken our teacher’s body, ruling me by staring out of her eyes. (Oh those frowning eyebrows!) She dragged me up to my feet by my ear. My hands still covered my crotch. The entire class rolled with laughter; ‘He’s got to pee!’

Let’s face it: no fifth year pupil would need to go for a pee during class. And if he did, he wouldn’t squirm so foolishly: he’d simply wait for the break.

 

%d blogcu bunu beğendi: