Şiirler / Poems

HERKES KADAR YANSITABİLİRİM IŞIĞI

doğaçlama bir şiir bu, bugün on altı ekim iki bin altı, bir yerden
başlamak gerek, burdayım, bir şeyin ucundayım, her şey uçlarından
büyür, bir şeyin büyüyen ucundayım, sana söyleyecektim, söylemek
istemiştim, kelimelerle, kelimeleri boş yere kullanmak
elini kolunu rahatça oynatmaktan daha kolay, fakat izlemek
istersin sen, dinlemekten iyidir, ağır ağır oku bu satırları, bir sonraki
sayfada yokum, öncekilerde de olmadığım gibi, gizlendiğim yerde
arandığım düşüncesiyle teselli buldum, eğer yaşadıysam
ortaya çıktığımda yaratacağım kargaşayı düşünerek, evet,
bunda bir budalalık yok değil, ama senden kaçtım ben,
senden kaçmanın gururunu taşıdım kaç yıl, benden kaçan
nice yıl boyunca, bir devlet dairesinin bekleme salonu, uzun
bir yemek masası, bir otelin lobisinde verilen kokteyl, buralarda
karşılaşırız düşüncesi ölesiye korkuttu beni, cesaret edebildiğim
tek yerdeyim şimdi, görünmeyi göze alabileceğim sahneyi
kendim hazırladım, bak bu oyunda maskemi çıkardım, sen
nerdesin, bin kişi seyrediyormuş beni, âlâ, bir tek senin gözlerini
umursadım, yıllarca korktum dilekçeyle girdiğim kuyrukların birinde
yakalanırım diye sana, elimde kafa kâğıdımla o kapıyı çalarken
görmemeliydin beni, işte şimdi dilekçemi yırttım, kapıyı çarptım,
sen nerdesin, bulabilsem seni, bulabilsem gözlerinde benimle hiç
karşılaşmamış kelimelerin yorgunluğunu, senden
kaçtığım yılları affetmeyeceksin anladım, yine de görünmek
istemez misin bana, giden gidiyormuş dedirtme, insan bir yön
tutturup her yerden çıkabilir o yola, her yerden görebilir neyin
ardında kaldığını eğer kıblesi varsa, burdayım, çünkü
bana tam bir yenilgi gerekliydi, elimde olmayan bir ‘neden’ yok,
tüm nedenler bağrımda benim, fakat öyle bir gömlek giymişim ki
sorma, bağrımı açabileceğim bir düğmesi yok, yırtarak çıkarsam
üstümden, soyunsam, deli diyecekler, zaten deli gömleğiydi
çıkarıp attığı bakın diyecekler, bütün mesele
ışığa çıkmak, bir kere çıksam, ben de herkes kadar
yansıtabilirim ışığı, ışığı yansıtmak gözlerinin karşısında sözler
bulmaktır, ama çıkmadım o gözlerin karşısına, aramızda bir mesafe
olmadı beni görebileceğin, hiçbir engeli aşmadım, hiçbir mesafeyi
tatmadım, kımıldamak, gözlerinin karşısında bir umudu hareketlerle
tüketmektir, kımıltısız durdum satırlar arasında, bir yerde
durmak gerek, bugün on altı ekim iki bin altı, doğaçlama bir şiir bu.

I CAN REFLECT LIGHT AS WELL AS ANYONE

this is an improvised poem, today is october sixteenth two thousand and six, one must
start somewhere, i’m here, i’m at the tip of something, everything grows
from its tips, i’m at the growing tip of something, i was going to tell you, i wanted
to tell you, with words, using empty words is easier
than moving your limbs about loosely, but you’d
rather watch, it’s better than listening, read these lines slowly, you won’t find me
on the next page, nor for that matter on previous pages, in my hideout
i found solace in the belief that i was being sought, if i survived
i did so by imagining the turmoil i’d cause when i reappeared, yes,
there is something foolish about this, but i fled from you,
i carried the pride of fleeing from you during all those fleeting years,
the waiting room of a government office, a long
dining table, a cocktail party at a hotel lobby, the thought that
we might run into each other at these places scared me to death, i’m now
at the only place i dare venture, i myself prepared the stage
where i can afford to be seen, i stripped off my mask for this game see, where
are you, a thousand people are watching me apparently, that’s great, i only ever cared
about your eyes, for many years i feared you’d catch me in one of those queues
holding my petition, i couldn’t let you see me knocking on that door with
my wrapping paper in hand, but i’ve torn up my petition now, and slammed the door,
where are you, if only i could find you, find in your eyes the
fatigue of words that have never encountered me, it’s clear you won’t
forgive me for all those years i ran away from you, still wouldn’t you care to
make an appearance for me, don’t make me say gone once gone forever, one can
settle on a course and set out on that path from anywhere really, see what’s left behind
from anywhere if only one’s got a sense of direction, i’m here, because
what i needed was a total failure, there is no ‘reason’ beyond my control,
all reasons are in my chest, but alas the shirt i have on
has no buttons so i can’t bare my chest, if i were to tear it
off, and stand naked, they’d call me mad, they’d say what he
took off and flung to the ground was a madman’s gown anyway see, the key is simply
to venture into the light, once i do that i can reflect light
as well as anyone, to reflect light is to find words before
your eyes, yet i’ve never confronted those eyes, there’s never been any distance
between us that would let you see me, never have i overcome any hurdles, nor known any
distances, to stir is to exhaust a hope through movement before
your eyes, i stood still between the lines, one must
end somewhere, today is october sixteenth two thousand and six, this is an improvised poem

Translated by Buğra Giritlioğlu

 

ÇATILAR PRENSESİ

bütün gün çatılarda yürümüşsün
uzanmışsın ve kıvranmışsın
besbelli ki uyumuş ve terlemişsin
işte nemlisin
ve ben okşadıkça
yaymış oluyorum lekelerini
ayakların kiremit rengini benimsemiş
ve ben öyle öpüyorum ayaklarını
ayakların dudaklarımı ellerimi her yerimi boyuyor
üzerimde yürüyorsun
bütün gün çatılarda yürüdüğün gibi
uzanıyorsun ve kıvranıyorsun
şehrin bütün çatılarında sevişiyoruz bir bir
kiremitten dalgalarla tartaklanan bir sahil bedenlerimiz
saniyeler ayak izleri gibi siliniyor kıyımızdan
zamanı seviştikçe uzayan saçlarından anlıyoruz
bütün şehri kapladığında saçların
gün doğuyor
ve sen
şehrin bütün çatılarına dağılıyorsun

La principessa dei tetti

Tutto il giorno hai camminato per i tetti
distendendoti, accucciandoti
avrai dormito di certo, avrai sudato
sei umida di nebbia
e se ti accarezzo
disperdo i tuoi nei
i tuoi piedi hanno preso il colore dei coppi
così li bacio
e mi colorano le labbra, le mani, tutto
mi cammini addosso
come hai camminato sui tetti tutto il giorno
ti distendi e ti contorci
ci amiamo su ogni tetto della città, uno per uno
i nostri corpi sono battigia graffiata da ondate di coppi
gli attimi scompaiono dalle nostre rive come orme
conosciamo il tempo dalla tua chioma che cresce
e quando arriva a rivestire la città
nasce il giorno nuovo
e tu
ti perdi sui tetti della città intera

Traduzione italiana di Nicola Verderame

THE ROOFS’ PRİNCESS

all day long you walked on the roofs
you lay down and felt a burning desire
you had obviously slept and sweated
you are wet
with my caresses 
I spread your stains
your feet are brick red
so I kiss your feet
your feet paints my lips my hands every part of me
you walk on me
as you walk everyday on roofs
you had lain down and felt a burning desire
we make love on every roof of the city one by one
our bodies are a coast pushed forward by brick waves
the seconds, like footprints, are erased on our shore
we know the time by your hair growing while we make love 
while your hair covers all the city
the sun rises
and you
you are spread across every roof of the city.

Translated by Tozan Alkan

 

ÇÜNKÜ BEN BİR GÜLÜM

Çünkü ben bir gülüm.
Bir gül olmakla açıkladım bencilliğimi.
Ve sevilmiş olmamı. Ben bir gülüm de ondan, dedim
duyunca yazgımın içinde kavrulan sorunun çıtırtılarını.
Yürümüşüm yazgım diye bileceğim bütünü seçebilmek için,
yürümüşüm işte epey. Ne geçti eline diye sorarsan:
geçmiş için yetersiz bir açıklama,
gelecek için zayıf bir tahmin. Bildiğim bir şey yok,
hiçbir şey görmedim. Bir koku sade, göğsümden yayılan…
O derin soluyuşlarda yitirmişim aklımı. Bir gülüm ben,
duymadım o tatlı sözleri, başımdan geçeni anlamadım.
Ne oldu diye sorarsan: sevilmiş olmalıyım.
Bir gülün başına ne gelmiş ve gelecekse işte.

Herkesin gözleri güzeldir biraz yakından bakınca,
her dudakta bir tatlı kıvrım bulunur
bir kez öptükten sonra,
herkesten bir çift güzel söz çıkar biraz konuşunca.
Ama benim gibi bir gülsen eğer, iş başka;
bilinmezdir gül ve bilmez niçinleri…
Olacak olan olur derler, kestiremem bir türlü
bir an sonrasını. Sevilmek, sevilmek, hep sevilmek
yazgımsa da hep benim, bilmek istiyorum artık rengimi,
anlamak istiyorum ne olup bittiğini. Yoruldum,
yoruldum bir gül olmaktan. Tam solacağım derken
derin bir iç çekiş değiştiriyor her şeyi.

Kader ağlarını örer derler, anlamam hiç böyle sözleri.
Saçlarımı örerdim ben gençliğimde; nerde, ne zaman çözüldüler..
bir daha örülmemek üzre? Tanrı mı, yoksa rüzgâr mı
çevirdi sayfaları çabucak. Ömrüm dediğim bir hışırtı.
Dün olan unutuldu, bugün olan yarın yine olacak.
Nereye varacağız diye sorma, bilmiyorum, bir gülüm ben,
bilemem. Gül gülün içindedir, anlamadıysan sen bunu hâlâ,
dönsün tekrar feleğin çemberi.
                                Sevilmiş olmayı doyasıya yaşayabilmek için
sevdim ben seni.  

BECAUSE I AM A ROSE

Because I am a rose.
Through being a rose, I’ve explained my selfishness,
and my having been loved. When I heard the crackling sound
of the searing question of my fate, I said, it is because I am a rose.
I walked to clearly see what I might call my fate,
I walked a good amount. If you ask what I gained:
an unsatisfying explanation of the past,
a poor prediction for the future. I’ve known nothing,
I’ve seen nothing.  Just a fragrance, drifting from my breast…
I lost my mind in those breathing deep in me. I am a rose,
I did not hear those sweet expressions, I did not understand what I lived through.
If you ask what happened: I must have been loved.
That is all that happens to a rose and what will happen to it.

Everyone has beautiful eyes when you look at them closely enough,
every lip has a fine curve once you have kissed it,
everyone utters a nice pair of words if you talk to them for awhile
Yet if you are a rose like me, then things are different;
the rose is unknowing and does not understand whys…
They say that what will be will be, I cannot guess at all
the moment to come. To be loved, be loved, always be loved
if this is my foremost fate, I want to learn my color now,
I want to understand what happened. I am tired,
I am tired of being a rose. When I am just about to wither
a deep sobbing  changes everything.  

They say: fate makes its nets. I do not understand at all such expressions.
I would braid my hair when I was young. Where and when was it untied
not to be braided again? Is it God or the wind that flipped
the pages so swiftly? What I call my life is a rustle.
What happened yesterday was forgotten, what happens today will happen tomorrow again.
Do not ask as to where we’ll end up, I do not know, I am just a rose,
It is beyond me. A rose resides in a rose, if you have not gotten this yet,
Then let Fortune’s wheel turn again.
To be able to enjoy being loved to the fullest
I’ve loved you.

Translated by A. Karakaya & E. Raible

TRANSLATORS’ NOTE
Because I am a Rose
presented multiple challenges in translation. The unusual perspective—that of the rose—presented several awkward constructions. We sometimes found it hard to balance the intricacy of the emotion with readability. This challenge was especially pronounced in the last half of the first stanza: “Just a fragrance, drifting from my breast…/I lost my mind in those breathing deep in me.” The quickly-shifting roles of the (especially unspecified) characters usually led to heavy language, unclear agency, or just strange combinations.

The language is dense with imagery, which contributes to the strength of the picture. Many of the images translated readily, but again the balance between fullness of meaning and heaviness of language. One Turkish expression, “Kader ağlarını örer,” we had a hard time finding a colloquial equivalent in English. “Fate makes its nets” seemed readily understandable and duly evocative, so we left it as is.


SENİ DEĞİL

Glasgow’dan alınmış, fakat
Londra’dan gönderilmiş bana bu kart.
Glasgow’da bir kafede ya da parkta
özlem dolu sözcükler yazmışsın üstüne.
Ama belli ki vaktin olmamış postaya vermek için.
Belki akşamdı ya da sen böylesini seçmiştin. Belki de
bir iki satır yazdıktan sonra arkadaşlarınla sohbete daldın
ve kart ansızın kendini çantanın içinde buldu.
Karanlıktı çantanın içi; ve o özlemle yazılmış sözcükler
içeride yarı açık el aynanla buluşmuş olsalar bile
kendilerini göremediler.

Kartın üzerine senin düşmüş olduğun tarihle
zarfın üzerinde bulunan damgadaki tarih arasında üç gün var,
bir kitabın sayfaları arasında bekledi belki de bu üç gün boyunca.
Öyleyse şüphesiz bir alışveriş olmuştur
senin sözcüklerinle kitabın sözcükleri arasında.
Eğer ki yazar yazmaz zarfa koymuşsan kartı
ve kapatmışsan zarfı, yazık. Yazık ki
o güzel sözcükler daha yola çıkmadan
bana yaklaşmakta olduklarını sandılar.
Belki de gerçekten yaklaşmaktaydılar, yani
benimkine eş bir çileyi çekerek bembeyaz duvarlar arasında
bana benzemekteydiler… Bu sözcükler ayrı şimdi senden,
onları seviyorum, seni değil. Kartın sevindirdi beni
ama ben kurtarılmak istiyorum.

NOT YOU

This card was bought in Glasgow, but
was sent to me from London.
At a café or park in Glasgow
you wrote on the card with words full of longing.
But it was clear that you didn’t have time to mail it.
Maybe it was night, or perhaps you wanted it to be like that.
Maybe,
after writing one or two lines, you dove into a deep conversation
with your friends
and suddenly the card found itself inside your bag.
It was dark inside the bag; and even if those words written with longing
had met with your half-opened hand mirror inside,
they would not have seen themselves.

Between the date you put on the card
And the date found on the stamp of the envelope
there are three days,
and maybe between the pages of a book it waited
for those three days.
If so, then without a doubt, there must have been
an exchange that occurred between your words and the book.
If you had placed the card in the envelope as soon as you had written
those words, and then closed it, what a pity. It’s a pity
that those beautiful words, not having yet departed,
assumed they were making their way to me.
And maybe they were actually approaching me; in other words,
by experiencing suffering identical to mine, in the midst of
bright white walls, they resembled me…
These words are now separate from you,
and it is them I love, not you. Your card brought me joy, but I wish to be rescued.    

Translation: A. Karakaya & S. Elif
Şubat 2009  Lawrence- Kansas

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: