mehmeterte

This user hasn't shared any biographical information

MEHMET ERTE: DÖRT ELLİ ZANGOÇ HİKÂYESİ / ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI

(“Bugünün Yazarları: Mehmet Erte” dosyası içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Suyu Bulandıran Şey - Alçalma [2 kitap 1 arada] / zoomkitap / Şiir

 

Mehmet Erte şiirini “ironik, öykülemeci, itirafçı” sıfatları ile tanımlayabiliriz. İlk kitabı Suyu Bulandıran Şey (SBŞ), İsmet Özel şiirini bilen ama onun söyleyişi ile yetinmeyen, kutsal kitap retoriğini güncelleştirirken modern şiirdeki “aranışçı” nosyonunu atlamadan, kentli insanın melankolisini duyuran ve bu insanın çıkış yolları aramasını resmederken, aslında aradığı şeyin imkânsızlığını vurgulayan bir kitaptı. Alçalma kitabı için ise, daha çok ironi ile güncelleştirilmiş cins bir şiir olduğunu söylemek mümkün. SBŞ, içsel bir sorgulama kitabı iken, Alçalma daha çok dışarıya dönük; yaşama bakan, gözlemin daha yoğun olduğu bir kitaptır. Diğer bir neden ise, Alçalma‘da ironik söylemin daha baskın olmasındandır; neticede modern yaşamın içinden çıkan tezatlıklara, trajikomik durumları anlatabilmek adına gözlemin ve ironik söylemin öne çıkması teknik açıdan önceliklidir. Ama her iki şiir kitabının odağında, anlatımcı ve itirafçı özellikler ile birlikte modern Türkçe şiirin hikâye nosyonunu güncelleştiren bir eda yaratma çabası da göze çarpmıyor değildir. Aslında Mehmet Erte’nin şiirlerinde modern yaşama karşı kimi zaman öfkeyle, kimi zaman ise trajikomik ayrıntıları resmeden bir tavra şahit oluruz. Tehlikeyi haber veren bir zangoç edası sezilir bu şiirlerde. İlk kitaptaki (SBŞ) kutsal kitap retoriğinden çıkan “insanın kıyameti” söylevi, zangoçluk imgesini pekiştirir. SBŞ‘deki “Yıldırımları Beklemek” bölümü buna iyi bir örnektir. Şiirdeki zangoçluk, ikinci kitapta başka bir yöne, sokakta yürüyen insanın ayak seslerini duyan, New York’taki “Özgürlük Heykeli”ne atfedilen modern barbarlığa karşı uyarıyı dillendiren şairin başka bir zangoç haline dönüşmesini tarif eder. “Siz şiir yazın / Ben kavgaya adam çağırıyorum“. Belki de bu dize bile Alçalma‘nın, şairin ilk kitabı SBŞ‘ye nazaran söylemsel bağlamda “alçak uçuş”a geçtiğini tanıtlar. Turgut Uyar ve Edip Cansever 60’larda Tütünler Islak veya Tragedyalar gibi kitaplarında İncil’in ve Tevrat’ın dilinden yani kutsal kitap retoriğinden türettikleri deneysel şiirleri ile İsmet Özel’in yolunu açmış, hatta Enis Batur’un Opera kitabına dahi nüfuz edebilmiştir.[1] Mehmet Erte de ilk kitabında, bu etkiyi hissettirir (Özellikle SBŞ‘de “Kemiklerinden Çıkan Sevgi ve Cennet” gibi şiirlerinde bu etki barizdir), bu nedenle Alçalma ilk kitaptaki bu handikaptan sıyrılan bir “alçak uçuş”tur adeta.  Başarısı, kendi kuşağı içinde, ironik hikâyeci söylemin başarılı örneklerini sergilemesindendir.   

İronik anlatının Mehmet Erte’nin öykülerinde de oldukça yoğun olduğundan bahsedebiliriz. Aslında Alçalma ile Bakışın Kirlettiği Ayna‘daki benzerlik bu açıdan dikkat çekicidir. İronik olmalarının ötesinde, her ikisi de takıntıdan, mimiklerden, tiklerden beslenir. (Üstelik her ikisi de hem dönemsel, hem de anlatısal olarak kardeş kitaplardır.) Bu tür zaafa odaklanan metinsel özerkliği imleyen öyküler, aslen modern yazının aşamacı yönüne de denk düşer. Erte’nin ilk öykü kitabıyla ikincisini birbirine bağlayan eğilimlerden biri de, “şiddet”in toplumsal karşılığı ve toplumdaki belirleyiciliğine dönük olmasıdır. Öncelikle iki insan arasında başlayan şiddet olgusu, Erte’nin Alçalma kitabında ve özellikle öykülerinde öne çıkan izleklerden biri. Öyle ki öyküler, modern zamanların şiddet eğilimine olan bağımlılığını da yansıtabilmiştir. Şiddet, sadece bir olgu olarak değil; öykülerde fetiş öğelerini de yansıtan kesitler barındırır. Belli bir zaman sonra şiddetin kaynağı, konformizm eleştirisine de çıkabilir. Tıpkı “Simgelerle Böyle Ben” şiirinde olduğu gibi. “Karınız yazlıkta olsun, hizmetçiniz izinde/…/Ne kadar onurlu olduğunuzu ispat için/ Düzün onu salondaki pufun üzerinde/ Ve hizmetçinizin yatağında bulun sabahı/ Elbette dini karıştırmıyorsunuz işinize” (Alçalma, Mehmet Erte).

BakisinKirlettigiAyna_2inciAslında dilsel farklılaşma veya ayrışmanın dışında, Mehmet Erte’nin öykülerinde özellikle bastırılmış kimi psikolojik olgular da doğrudan konulaşabilmiştir. Mesela “Hain ve Düşman” adlı öyküsü, devrimci bir örgütün yaşamsal ve düşünsel sinizmine karşı yazılmış gibidir, bu sefer sorgulama insanın kendini kaptırdığı toplumsal bağların doğurduğu ezberleri çözmek niyetindedir, Büyük “T” ile söylenen tarihin insanın psikolojisini hesaba katmamasını işler.[2] Öyküde geçen “kızların kalçasına bakmak” durumu, tavırsaldır ve ironiktir; sinizme atfedilen “ciddiyet”in ve ahlakçılığın parodisi oluverir. Çünkü öyküde önemli şeylerin konuşulduğu yeri temsil eden “divan”a oturan tipoloji; ciddi şeyleri konuşmanın aksine kahkaha atmayı önerir.  “Arkadaşlarım toplum içinde kazanamadıkları zaferi bana karşı elde ediyorlardı” (BKA, s.66). Aslında çarpık algılama üzerine eğri teyeller atmak istemektedir yazar. Çünkü iki cümle sonra doğrulamaya geçecektir: “Onlar yalnızdılar, ben kalabalıktım. (…) Ben davasızdım, örgütsüzdüm.” (BKA, s.66) Mehmet Erte, aslında insanların aralarında açılan bütün mesafeleri konuşmak isteyen bir tavır içerisindedir. Bir karı-koca ya da iki sevgili arasındaki boşluk ya da insanların kendilerini korumak için öteki ile (bir başkası ile) arasında koyduğu mesafe, modern çelişkinin ve tabiatıyla öykünün psikolojik tahlilini içerir.  Yazar, bu olguyu da toplumsal ilişkilerdeki bastırılmışlık düzeyi en yüksek olan şeyi güncelleştirerek anlatmak ister. Ve bunu ilk defa itiraf eden; gizlenmiş, üstü örtülen gerçeklikleri bizlere sunan yazarın kendisiyle özdeşlik kuran tipolojisinden başka bir şey değildir (Daha önce Mehmet Erte’nin öykülerinde bu özelliği üzerinde duruldu mu bilinmez ama, öykülerde karakterler, yazarın kendisi ile özdeşlik kurduğunu imleyen bir tipolojiye işaret eder, öyküler genellikle “ben” anlatısı çerçevesinde kurgulaşır.). Ama öykülerdeki ana çatının biri de varlığın sorgulanmasıdır. Politik ironi öykülerinde olduğu gibi, bu durum Erte’nin öykülerinde bir tür aidiyetin sorgulanmasına da çıkabilir. Arzuda Bir Sapma‘daki “O” öyküsü, bu bağlamda okunabilir. Hatta bu öykü modern çağın “köle”leşme biçimini, iki insan arasındaki aidiyet biçimini sorgulayarak, yalnızlaşmayı ötekinin uzuvlarına bağlı bir köleleşme olarak görmeye çalışarak çarpıcılaştırır. Çünkü aynı köleleşme izleği, Bakışın Kirlettiği Ayna‘daki “Bir Kölenin Eğitim Sorunları” bölümünde de karşımıza çıkar. Mehmet Erte’nin ilk şiir kitabında “varlıksal” soruna odaklanan, Tanrı ile konuşmasında bir takıntı bulan özne, Alçalma ile daha güncel bir anlatıya kavuşabilmiş ve daha rafine bir yerden konuşmuştu. Benzer bir sıçrama, nispeten de olsa; Bakışın Kirlettiği Ayna ile Arzuda Bir Sapma (ABS) arasındaki ufak farklılıklarda da gözlemlenir. Bu bağlamda, ABS‘deki öyküler, daha günceldirler. Özellikle ABS‘deki “Prezervatif” benzeri öykülerde durum ironisi daha ön plana çıkmıştır.

Sahte de bu bağlamda, tamamlayıcı bir kitaptır. Teknik olarak bir romanın yazılış anına odaklanması, postmodern bir tekniğin metin merkezli yaklaşımına denk düşse de, aslında Erte’nin takip etmeye çalıştığı şey, büyük modern anlatıcının inançsız keyfiliğine yakınlığı ile açıklanabilir. O, modern anlatı tekniklerini ve bunun tarihsel konuların eksiltilmesine dönük başarısını, dilsel düzlemde aranışçılıkla karşılamak ister. İster Modern kapitalist devlet ister Sovyetik bürokratik devlet olsun, gücün, haliyle zorbalığın kültür üzerine veya toplumsal sınıflara yönelik baskısı, iki savaş arasındaki Avrupa’nın “şok”unun dilsel bir kopuşa yansımasına neden olmuştu. Buradan hareketle, bu etkilenme durumu, Erte’nin kurgusal yazınında, bir zangoç gibi onu bu dilsel şölenin davetçisi yapar. Witold Gombrowicz’in Ferdydurke‘si, Mehmet Erte’nin kurgusu ile benzer refleksler barındırması bakımından, yazar açısından öncü metinlerden biridir. Ferdydurke, devletin baskısını meşrulaştırdığı bir konjonktürde, çocuk öfkesinin sistem ile nasıl karşılaştığını başarıyla anlatan bir dil, bir yapıt bırakmıştı geriye… Çocuksu öfke veya ergen isyanı, modern anlatıda kendine önemli bir yer edinmiştir, özellikle iki paylaşım savaşı sırasında. Sistemin her türlü baskı aygıtına karşıt geliştirilmiş öfkeli ama eğlenceli bir dildir bu. Mehmet Erte’nin özellikle kurgusal yazınına sinen bir gerçeklik olarak görülmelidir; öfkeli ama eğlenceli olmak… Bu yapısal yakınlık ister istemez, Mehmet Erte’nin varmak istediği yazınsal bağlamın ironik ve itirafçı özellikleri ile bütünleşir. Bunun şiir kitaplarındaki karşılığı da Alçalma‘dır. Ama her şeyden önce, Erte’nin yazınsal macerasında öne çıkan eğilim aranışçı olmasıdır. Ve her aranışçılığın, dilsel kopuşçuluğun bir önceki aşaması olduğu ise su katılmamış bir gerçek muhakkak.  

Mehmet Erte’nin öykülerinde ve romanında çıkan ironik kötümser tutum, aslında son dönem Türkçe yazında ortaya çıkan ironik iyimserliğin tersine çevrilmiş halidir. Özellikle yazar, “pulp” roman türüne mesafelidir. Son dönem, bir taşra anlatısı şeklinde seyreden “yeni” anlatılarda öne çıkan popülerlik temaları ise, Mehmet Erte yazını için tali bir durumdur. Ve yazarın büyük modern anlatısındaki inançsız öfkeliliğine ters düşer. Neticede “yeni” anlatı kentli bir arabeskin izlerini taşır. “Yeni” anlatıda öne çıkan tipoloji;  bir taşra kentinde (özellikle Ankara’da) yolları kesişmiş insanların anlatıldığı metinlerdir. Tipolojiler, “eski” solculukla mülhemdirler,  yeni bir serseri tiplemesini resmederler, taşrada bir futbol takımı tutan marazi birer âşıktırlar. Nostaljik anlatımı önemseyen bu “yeni” tipoloji, aslında kentli yalnızlığı yeniden üretmek ister, bir bakıma başka bir “tutunamayan” portresidir. Sonuç; yarı entelektüel bir tiplemeye çıkar. Aslında bu yeni tipoloji, kentli orta sınıf arabeskin kodlarını da yeniden üretir. Mehmet Erte ise bunun tam tersi bir yerde, modern anlatının insanı kendi savunmasına ve bütün kurtarıcı sistemlerden kendini dışarıda tutmak isteyen modern zangoçluğu temsil etmeye devam ediyor. Mehmet Erte şiirlerinde, öykülerinde, romanında, yazılarında; dört elli bir zangoç gibi savunmada kalmayı tercih ediyor.

[1]Turgut Uyar ve Edip Cansever’in kutsal kitap retoriği ile giriştikleri bu deney, İsmet Özel’in özellikle Evet, İsyan adlı şiir kitabında oldukça belirgindir. Enis Batur’un Opera‘sı ise; bu bağlamda hem ikinci yeni’nin bu dönemiyle, hem de İsmet Özel ile bir “hesaplaşma” niteliği taşır.

[2] Mehmet Erte ile ilgili yazdığım ilk yazı, heves dergisinin veda sayısında yayımlanmıştı. Orada, Mehmet Erte şiirini “inançsız” bir şiir olarak nitelendirmiştim. Amaç, Erte’nin sadece mikro-kozmos şairi olmasına dönük değildi, ayrıca muhalefetini kendi sınırlarında yani bireyin sınırları içinde görme eğilimi göstermesindendi.

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

Reklamlar

Yorum bırakın

OLASILIĞIN ŞEHVETİ / MESUT VARLIK

(“Bugünün Yazarları: Mehmet Erte” dosyası içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Yaklaşık son on yıldır öykücülüğümüzün verim açısından yükselişe geçtiğini ve genç öykücülerin bu yükselişte başat rol üstlendiğini, birbirinden değerli birçok üstat eleştirmen dile getirdi, konu hakkında çokça yazılar yazıldı. On yıl öncesine göre sayıca çok daha fazla öykü kitabı yayımlandığı ve öykücü ismin ortaya çıktığı aşikâr.

Bu yeni öykücüler, sayıları azdan çoğa göre sıralanmak üzere, şöyle üç gruba ayrılabilir sanırım:

1- Yazarlığı bir persona olarak üstlenen; dile, anlatıma ve kurguya üst düzeyde özen gösteren; yazıyla ontolojik bir ilişki kuran; ülke ve dünya edebiyatının hikâye birikimini dikkatle izleyen öykücüler.

2- Yazarlığı bir persona olarak üstlenen; kurgu ve akışa, dil ve anlatımdan daha fazla özen gösteren; yazıyla ontolojik bir ilişki kuran ama yazısından çeri-çöpü ayıklayamamış olan; ülke ve dünya edebiyatının hikâye birikimine saygı duyan ve daha çok güncel hikâyeciliğin etkisinde olan öykücüler.

3- Yazarlığı bir fular gibi boynunda taşıyan; kurgu ve akışa gösterdiği özeni dil ve anlatımdan esirgeyen; yazıyla plastik bir ilişki kuran; ülke ve dünya edebiyatının önde gelen isimlerini takip etmeye çalışan ve onların etkisinde olan öykücüler.

Gördüğünüz gibi, bana kalırsa, öykücülüğümüzde bir persona ile fular ayrımı söz konusu. Bu farkı yaratan ise “çöp” ile “plastik” arasındaki ayrımdır. Bu ayrımı, Ursula Le Guin’den ödünç alıyorum. Kendisi, Yerdeniz dörtlemesini yazma serüvenini anlattığı “Rüyalar Kendilerini Açıklamalı” başlıklı yazısının, çocuk kitapları yazmak üzere hazırlanan “yaratıcı” kitapları eleştirdiği bölümünde, şöyle bir saptamada bulunur:

“Kitaplarınızı çok beğeniyorum – gerçek kitaplarınızı yani; çocuk kitaplarınızı okumadım tabii!” Tabii Babacım.

“Arada bir de basit şeyler yazmak rahatlatıcı olmalı.”

Tabii basittir çocuklar için yazmak. Onları yetiştirmek kadar basit.

Bütün yapacağınız, seksi çıkartmak ve küçük kısa kelimeler, küçük salakça fikirler kullanmak, çok korkunç olmamak ve mutlu bir son olmasına dikkat etmektir. Tamam mı? Kolay. Hemen yazın. Haydi.

Bütün bunları yaparsanız Jonathan Livingston Seagull (Martı) bile yazıp yirmi milyar dolar kazanabilirsiniz, Amerika’daki bütün yetişkinlere de kitabınızı okutursunuz.

Ama Amerika’daki bütün çocuklara okutamazsınız. Kitabınıza bakarlar ve o berrak, soğuk, boncuk gibi gözleriyle arkasında yatanları görürler ve bırakıp giderler. Çocuklar, büyük miktarlarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar; daha plastik yemeyi öğrenememişlerdir.

Edebiyat tarihi, çer-çöpünden yeterince arındırılmamış ve büyük oranda bu nedenle zamana karşı duramamış, unutulup gitmiş metinlerle doludur. Bunların hatırlanmaya değer olanlarının kadrini kıymetini bilmemiz gerektiğinin altını çizen isimlerin başında Selim İleri’nin geldiğini söylemeden geçmek olmaz. Selim Bey’in emeğinin altını çizmemin nedeni, bir edebiyatın bütün bütüne çer-çöpten arındırılmış, “steril” bir hale gelmesinin kabul edilemez olmasıdır. Bir alanda hiç çöp yoksa, orada değişim yoktur. Bunun ötesinde, daha beteri, her şey sapasağlam plastikten oluşuyordur; hayat yoktur.

Gerçeği anlamlandırırken

Mehmet Erte’nin öykülerinden konuşmak için neden böyle bir girizgâha ihtiyaç duydum? Çünkü iki öykü kitabını da art arda okurken, yeni bir kalemi keşfetmenin tatmini ve mutluluğu ile “bir garipliği anlamlandıramama”nın arasında kaldım, iki yandan çekiştirilirken buldum kendimi.

“Anlamı net olarak belirlenemeyen, saçma denilebilecek parçalardan bir bütün oluşturabileceğini sanmak hata olurdu. Onu bir bütün olarak ele alırsam eğer parçaların anlamları üzerine akıl yürütmem kolaylaşırdı,” (Bakışın Kirlettiği Ayna [BKA], s. 32) diye düşünmeye başlayınca, az önceki gibi bir başlangıç yapmayı uygun buldum.

Gördüğünüz gibi, önce bütünlüğü üçe ayırdım. Sonra da bu üçlünün tam ortasına yerleştirdim Mehmet Erte’yi. Üstelik ilk öykü kitabı Bakışın Kirlettiği Ayna’nın ilk öyküsü “Hap”ı şu cümleyle bitiyor: “Bu öykünün yazarı Çehov değil” (BKA, s. 15). Çehovcu faydacılıktan uzakta bir kaleme sahip Erte. Bu nedenle de üç nolu gruptan olmadığı çok açık (Çehov’un, elbette, o gruptan olduğunu söylemiyorum! O gruptakilerin Çehov’un “faydacı” öykü anlatım tekniğine “fazla” sarıldıklarının altını çizmek istiyorum).

Ancak bir nolu grup için de Erte’nin öyküleri, bana kalırsa, fazla çer-çöp barındırıyor. Benim böyle değerlendirdiğim, bana bir tür “gevezelik” gelen anlatım tarzının, kendisi açısından bir mantığı olduğunun farkındayım. Bunun gerekçesi de yine aynı öyküde dile getiriliyor:

[G]erçeğin değil, tüm gerçeğin bir anlamı vardır. Tüm gerçeği anlatabilmek ise beceri işidir, herhangi bir gerçekle ilgili olan her gerçeği kavramanız ve bir bütünlük içinde sunmanız gerekir. Gerçekle ilgilenecek bir etiğe sahip olsanız ve zekâ seviyeniz etiğinizi desteklese bile bu zaman ister. Kimse bu tecrübeyi kazanacak kadar zamana sahip olamaz; hadi diyelim ki tüm gerçeği anlatabilme tecrübesini kazandınız, tüm gerçeği dinlemenin de etik, yoğunlaşma ve zaman istediğini unutmayın sakın. Sizi uzun süre dikkatle dinleyebilecek, etik sahibi birini bulduğunuzu varsayalım, inanın bana, dikkatinin bir bölümünü nerede yalan söyleyeceğinizi yakalamak için harcayacaktır. Bu durumda sizi anlamasını beklemezsiniz herhalde. Anlaşılmayacağını bile bile tüm gerçeği söylemek için zamanınızı ve enerjinizi heba etmek ister misiniz? Hayır. O zaman hiç denemeyin. (BKA, s. 12)

Sanırım Erte, “tüm gerçek” derken “hakikat”i kastediyor ve onu anlatmanın peşinde. Ancak bunu gerçekleri tüm yönleriyle ve sahip olduğu tüm olasılıklarla anlatarak başarmanın yolunu seçiyor. Sorun da galiba buradan kaynaklanıyor. Zira gerçeği tüm yönleriyle anlayabilmek de, anlatabilmek de, ne kadar becerikli olursanız olun, sizi dinleyen de ne kadar etik sahibi olursa olsun, imkânsızdır. Bir “göz kırpma süresini” ele alalım:

Yazarken bir düşün zamanı işliyor, bir göz kırpma süresine nice şey sığıyor. Hayır… Hayır! Yaşarken de bir göz kırpma süresine nice şey sığıyor; yazmak başımızdan geçenin niteliğini ve niceliğini ortaya çıkaran, bir göz kırpma süresine nelerin sığdığını gösteren bir eylem olsa da, ben kendi maceramı ister aşsın ister aşmasın bir düşün içinde olmak, ama bir gölge gibi değil, tüm varlığımla olmak, düşüncelerimi geçmiş ve gelecek arasına gerilmiş cambaz ipinden kurtarmak için yazıyorum. (Arzuda Bir Sapma [ABS], s. 46)

Evet, bir “göz kırpma süresi” sayısız eylemi, olayı, olasılığı kapsar ve bunların gerçeklikleri de bir o kadar çok sayıdadır. İşte bu olasılık çokluğunun şehvetine kapılarak Erte, olasılıkların peşine düşüyor. Bu “olasılık” meselesi Bakışın Kirlettiği Ayna’daki “Delik” öyküsünde şöyle dile getiriliyor:

Gerçekte ne yaşandığı belliyken insan neden geçmişe yönelik olasılıkları söz konusu etsin? Önemli olan elbette gerçekte ne olduğudur; ama gerçekte olanı önemli kılan, hangi olasılıklar arasında gerçek olma şansına eriştiğidir. Ancak bu olasılıklar gerçekte olanı anlamlı kılmak şöyle dursun, daha da anlamsızlaştırır. Bu anlamsızlaşmanın sonucunda, gerçekte olmayan şeyler değer kazanır. Bu değeri hak edip etmediklerine dair duyulan kuşku onları tekrar tekrar ele almak zorunluluğunu doğurur. Ve bu sırada elbette gerçekte başka şeyler olmaya devam eder (BKA, s. 56-57).

“[G]erçekte başka şeyler olmaya devam” ediyor ve öykünün akışı ile gerçek zamanın akışı arasında, olasılıklar peşinde dönenip dururken, uyuşmazlık gelişiyor. Olasılıkların peşine düşmeler, konudan sapmalar, sonra yeniden konuya dönmeler… Bunların hepsinin hikâye anlatma geleneği içerisinde vazgeçilmez yere sahip unsurlar olduğunun farkındayım. Yoksa Cervantes’ten Saramago’ya, Refik Halid Karay’dan Hasan Ali Toptaş’a birçok yazarın metinlerinden bu tür örnekler verilebilir. Ancak buradaki sorun; Erte’nin, ne yazık ki, sohbetin yerini gevezeliğin aldığı bir dönemin öykücülüğü içerisinde yer almasında. O nedenle, şunun altını çizmek isterim ki bu yazıda söylediklerime verdiğim örnekleri Erte’nin öykü kitaplarından seçiyorum ama aslında içinde bulunduğu öykücü nesle yöneltiyorum eleştirilerimi.

Örneğin, Arzuda Bir Sapma’daki “Sapma” öyküsünde “Bir konuya açıklık getirmeden maalesef öyküye dönemeyeceğim,” (s. 48) diyor ve 1,5 sayfalık bir paragraf boyunca, maalesef, sadece lafı uzatıyor. Az önce yazarın (ve neslinin), “olasılık çokluğunun şehvetine” kapıldığını söylerken, yazarın (ve neslinin) bunun farkında olmadığını düşündüğüm için söylemedim. Farkında ve belli bir niyetle yapılıyor bu, en azından Erte’nin niyeti şu ki:

Konuyu ayrıntılarıyla işliyorum ama tezgâhtarlar [ya da herhangi bir şey—M.V.] için bir el kitabı yazmak gibi bir niyetim yok, okur lafımın isabet ettiği noktanın çevresindeki alana kör sağır kalmadığımı anlasın ve beni dargörüşlülükle suçlamasın diye paragraf böyle uzadı gitti. (ABS, s. 88. Bahsedilen paragrafın uzunluğu yaklaşık 2,5 sayfa.)

Kapılınan bu şehvet, okurun sabır sınırlarını zorlamanın dışında,[1] iki sorun ortaya çıkarıyor:

1) “Olasılık” balonunu öylesine şişiriyor ki ortaya çıkanlar içerisinden bir öykü kotarabilmek için bazı yerlerde açıklama yapma, netleştirme ihtiyacı duyuyor.

2) Hikâyeye konu edilen özne ve nesneleri yazarın aynı zamanda bir alegori (veya metafor[2]) olarak da görmesi, laf kalabalığını garipsemesini engelliyor. Üstelik bu alegorik bakışın şehvetine kendisini öylesine kaptırıyor ki hikâye etmeyi es geçiyor;

i) ya öyküde gösterilmesi gereken şeyler söylenip geçiliyor,

ii) ya da didaktizmin tuzağına düşülerek “ders” verilerek[3] öykü bağlanıyor.

İncecik anlatmak

Elbette bütün bu sorunlardan azade öyküleri de var Erte’nin. Mesela, Arzuda Bir Sapma’daki “Isırmaca” öyküsü. Anlatmak istediği “incecik şey”i kısaca anlatıyor. Öykü, bir sayfa sürüyor. Aynı kitaptaki “Bi’lira” (4 sf.), “Berduş” (1,5 sf.) ve “Dilenci” (1,5 sf.) öykülerini okuduktan sonra, kitaba şöyle bir not aldım: “Son üç öyküde; ya başka bir şey yapıyor, ya da yapmaya çalıştığı şey için daha uygun bir dil kuruyor.”

Erte, dikkatini “incelikler”e odaklayan sayılı öykücülerimizden biri; belki de bunu en iyi yapanlar arasında sayılmalı. Ancak maalesef bu incelikleri öyle uzata uzata anlatıyor ki okura gına getiriyor. Oysa incelikleri, incecik anlatmayı başarabilen bir kaleme sahip.

Arzuda Bir Sapma kitabındaki “Gazoz” öyküsünde, saatler boyunca bir kafede neden oturduğunu merak eden, bu sırada garsonların ve bir dolu, bir boş gazoz şişelerinin gelip gittiği ortam içerisinde ne yaptığını anlamlandırmaya çalışan bir kahramanın gözünden anlatılır olay. O sırada şöyle bir cümle okuruz: “Garson yine geldi. Ya da, yine bir garson geldi: ilkini yineleyen ve kendisinden sonrakiler tarafından da yinelenecek olan bir garson” (s. 93). Erte, gördüğü inceliği böylesine derinliğiyle anlatabilen bir dile sahip. Gevezeliğin iştahına kapılmadığı zamanlarda kristal tanesi gibi parlayıveriyor cümleler. Öykü şöyle sona eriyor: “Garsonlar kollarımdan çekiştirirken ‘Bir gazoz!’ diye haykırdım. Allah’ım bana neydi cevaplardan… ‘Bir gazoz istiyorum!’ Allah’ım tek arzum huzurdu. Bana gazoz getirip dursunlardı, karışmasınlardı! Gazoz şişelerinin nasıl boşaldığı umurumda bile değildi…” (s. 94).

Bir öyküsünde; “Yazmayı ne seviyorum ne de sevmiyorum. Bu dünyaya benimle birlikte gelen ve yalnızca bana özgü olan şeyi kavramanın bir yolu benim için yazmak. Benim olmaya direnen hayatla yazarak başaçıkmaya, bir hayatı hayatım kılmaya çalışıyorum” (ABS, s.46) diyen Erte’nin kendine özgü yakaladığı ruhu, bana kalırsa, “Gazoz” öyküsünden alıntıladığım sözler yansıtıyor: Bitmek bilmeyen bir anlamlandırma çabası ile huzur arzusu arasında kalmış, iki yandan kollarından çekiştirilen insanlık. (Kitapları okurken içine düştüğüm durumu anımsatmıyor mu?) Anlam ve huzur arasında çekiştirilen karakterleri ise hafızayla malûl: anlatılan eylemlerin (geçmişte veya ânda) olası halleri ve nedenleri üzerinden ilerleyen bir hikâyelemeye dayanıyor öyküleri. Bu malûliyetin kökeninde belki de, alıntıdan da anlaşılacağı gibi, “ben” meselesine fazla takılmak yatıyor olabilir.

Erte’nin öyküleri üzerine söylenmesi, konuşulması gereken daha birçok konu bulunuyor: Öykülerindeki kadın-erkek meselesi, somuttan soyuta geçişlerdeki ayrım, vs. vs. Ancak, başta söylemem gerekeni şimdi söylemiş olayım, bu yazıda sadece “lafı uzatma” konusuna odaklanmayı tercih ettim. Belki konuyu “daha fazla uzatmadan” Salâh Birsel’den bir alıntıyla bağlamak isabetli olacak: “Bir şiir. Yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen kelimelerden meydana gelir… Bir şiirin güzelliği, kendi dışında bıraktığı kelimelerin sayısıyla doğru orantılıdır…”

Neden yazılır ki zaten…

Az önce Erte’nin incelikli ve derinlikli bir kaleme sahip olduğunu söylerken sulu bir romantizmden bahsetmiyordum. Buyrun, Bakışın Kirlettiği Ayna’nın “Vazgeçilmiş Renk” başlıklı, altı parçadan oluşan son bölümünün –ve dolayısıyla kitabın– son cümleleri:

O renk artık sevilmediği için değil, o renge ihtiyacımız olmadığı için değil, o rengin hayatımızda bir anlamı olmadığı için değil… O rengin taşıdığı duyguyu, kokuyu; o renkle çıkılacak macerayı (o rengin alanında yaşamayı) göze alamadığımız için… Kader çizgimizin rengini koyulturken bir bulamacın içine atarak vazgeçtiğimiz o renk… (s. 126)

Söz buraya geldiyse, Turgut Uyar’ın Bir Şiirden kitabındaki şu sözlerini öykü için bir kere daha düşünmekte fayda var sanırım: “İnsanlar neden şiir yazarlar ki zaten? Günahlardan arınmak ya da görüş belirtmek için değil, geride kalan her şeyi toparlamak için.”

[1] Bakışın Kirlettiği Ayna’da şöyle bir cümleyle karşılaşıyoruz: “Balonu bir yere kadar şişirebilirsiniz, fazla üflerseniz patlar. Amacım balonu patlatmak değil ama onu eşiğine kadar şişirmek ve gizli kalan büyüklüğünü görmek istiyorum” (s. 122). Bu çocuksu merak, maalesef, her zaman sınırında durmuyor ve ayarsız bir şehvete dönüşerek balonu patlatınca da üflemeye devam ediyor. Örneğin “Sapma” öyküsünün son dört sayfasını okumaya dayanamayıp, öykünün sonuna geçtiğimi itiraf etmeliyim.

[2] Bakışın Kirlettiği Ayna’dan bir örnek: “O mu hayatını metaforlar aracılığıyla kurguluyor, yoksa ben mi onun hayatını ancak bazı metaforlar aracılığıyla anlayabiliyorum.” (s. 124)

[3] Bu sorun özellikle Arzuda Bir Sapma kitabında öne çıkıyor. Üstelik, daha birçok örneğin yanında, neredeyse yarım sayfalık “Sözleşme” öyküsünde dahi bu tuzağa düşülüyor.

BakisinKirlettigiAyna_2inci

Yorum bırakın

ŞAİR MEHMET ERTE / ASUMAN SUSAM

(“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Vardır hepimizin ayırdığı yazarları, şairleri, kitapları hem de birden çok; hem eksiklikleri hem fazlalıklarıyla düşünce evrenimize sızarlar. Kimileri bizi değiştirme cüreti gösterir kimileri değişim yolculuğumuzda yol arkadaşlığı önerir. Mehmet Erte’nin Alçalma’sı okuruna bu iki yolu da açan, kendi kozmogonisini cüretkârca sunan kitaplardandı. Öyle de kalacak.

İçindeki şedit tutkuyu ve daha birçok sert duyguyu bir özyıkımdan kaçışın can havliyle yazıya akıtan bir şair personası yansır onun şiirlerinden. Hem dile tutsak hem onun cehennemî çemberini yırtıp oradan dil ve tarih dışına çıkmak isteyen öznenin hem paradokslarını, gerilimini hem isyanını taşır buradaki şiirler. En sıradan olayların yaşandığı, gündelik hayatın değişmez boğuculuğu içine sızan nesnelerin, ilişkilerin, bedenlerin çürüyüşünün, bozulmasının, ‘alçalma’sının başka bir dünyaya çevirisi gibidir.

Metafizik bağlamını maddenin sert ve soğuk yüzünü çatlatmak ve aşındırmak arzusunun zeminine oturtmaya daha ilk şiirlerinde başlar Erte. Kendi mitologyasını, kozmosunu kurma hem kurgulanmış bir hedefi hem kendiliğindenliğin gevşek geçişlerini bir arada taşır. Poetikası estetik bir mükemmelliğin peşinden gitmek değildir. Varlık, varoluş, dünyaya fırlatılmışlık, dil cehennemine düşüş, çevrelendiğimiz çıkışyok demirkafes, birey kurgusuna ve dolayısıyla da bireyin ilerlemeci tarihsel serüvenine itiraz, öfke şiirinin düşünsel damarını oluşturmakta.

Yalnızca şiirinin demek de eksik bırakmak olur Erte’nin yazma serüvenini. Alçalma sonrası yazdığı metinler şiirine kök salan insan, yaradılış, oluş, varlık ve varoluş problemini devam ettirir. “Bana bir dil verin ey geçmiş günlerim” der ya şair Alçalma’da düşünce dünyasının matematiğini dille kurarken bunun şiir ya da düzyazı zemininden gitmesi sanki Erte için çok da fark etmez. Bu nedenle şiirinde nüvesini bulduğumuz tüm varlık problemleri açılarak, katmanlanarak, genişleyerek, bazen daralarak öykülerine de sızmıştır. Düzyazılarını dikkatle irdeleyenler için şair personası da görünmez değildir.

Alçalma, modern insanın düşkünlüğüne-düşmüşlüğüne dair sert bir hesaplaşma kitabıydı. Bütüncül bir görüntü akışının içinde parçalara, ayrıntılara yönelttiği yakınsak bakış bazen metaforik bir yoğunluğun içinden kimileyin de anlatımcı bir eda ile kendisini kurmaktaysa da şiirlerin derin suyu aynı şiir oluş fikrinin toprağında akar. Bu şiirlerin beni kaçınılmaz olarak bölünmüş ve dağınıktır. Anlamlarının derin arayışını yüzeyde yapar bu kaotik ben. Gündelik ve rutinin çatlağına sızmış olan mikro anlamlarla kurar anlam evrenini. “Denize bir taş attım ve dedim ki ben de taşla birlikteyim”… Deniz şiir evreniyse o vakit şair de şiiriyle birlikte, ondan ayrılmaksızın o maceranın içindedir. Yok, deniz kâinatsa ve atılan taş öznenin yapıp ettiği her şey ise eylemlerinden de özneyi ayırmak imkânsızdır. Özne eyledikleri ile vardır. O halde Alçalma’da itirazlarla eleştirilen sistem içinde çok da ötede değildir. Ki kimi şiirlerinde ayırmasına ayırır kendini özne ama ilişkiler toplamı içinde kendisi de o toplamın eyleyenidir. İtiraz ve eleştirisi kendi içine kapanır, önermesizdir. Öznenin hırçınlığı belki de bu yüzdendir.

“İnsan ayağıyla beş-on karınca ezildi diye zincir kırılmış değil / Bu tepeden ordular geçti diye iz silinmiş değil / Zaman, babayla oğlu ayırdı diye söz öksüz kalmış değil / Seni kurtaracak meleğin güleryüzlü olacağını kim söyledi / Ödülsüz çile ve kırbaç gerek yığınlara”… Erte hem aziz hem günahkâr bir personanın içinden konuşur bizimle. Uyumsuz bir hakikat arayıcısıdır. İlk kitabın pagan doğasından Alçalma’da uzaklaşıp kente ve kent insanına doğru ilerlese de bozulma ve çürüme öncesi yüksekliği aynı damardan ölçmek istemektedir. Belki de artık hiç erişilemeyecek olanı, artık hiç hatırlanmayanı kendi kozmik dünyası içinde yeni bir fikrin icadı olarak sunmaktır çabası. Çaba’dır bu, yazıyor ve yayınlıyorsak.

Erte, benim için daha çok Alçalma’nın şairi olarak var. Edebiyatımızın çorak ve derinlikten yoksun şimdiki zamanında bir ‘edebiyat fikri’ ile hareket eden az sayıdaki iyi edebiyatçıdan biri kuşkusuz. Benim şair Erte’de yine de ve şimdilik ayak diremem belki de şiirdeki dilden bakışın ve dille oluşun billurdan aynasının düzde çapaklı ve bulanık oluşundandır.

Suyu Bulandıran Şey - Alçalma [2 kitap 1 arada] / zoomkitap / Şiir

Suyu Bulandıran Şey – Alçalma [2 kitap 1 arada] / zoomkitap / Şiir

Yorum bırakın

MEHMET ERTE EDEBİYATI ÜZERİNE UYUMSUZ OKUMA NOTLARI / FERYAL TİLMAÇ

(“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Karanlık bir çağda yaşıyoruz. Kapitalizm insan ruhunu bir köşede unuttu. Dayattığı değerler hiyerarşisini kabul etmeyeni uyumsuz ilan ederek oyunun dışına itiyor. Derinlemesine düşünen tedirginleri sevmiyor. Uyumsuzlar: Sistemin dilediğince üretip, tüketmeyenler. Uyumsuzlar: Ayrıntıları kurcalamayı sevenler. Oysa sadece şeytan değil, melek de orada gizlidir. Edebiyat bu anlamda son adalarımızdan biridir. Kıyıda köşede bırakılıp görmezden gelineni, dahası üzeri örtülmeye çalışılanı görmeye, göstermeye eğilimlidir çünkü. Günün şartlar bütünü içinde okurun daha fazla ilgisini çekebilecek, eleştirmenlerce de meselesi olan yazar diye kutsanmasını sağlayacak konuları da bir yana bırakıp, oluş halindeki dünyanın değişmez özüne, insan ruhuna odaklanan yazarlar var bir de. Minör edebiyat diye tanımladıkları bu mu? Varsaydığımız dünya, insan algısının deneyimlerinden başka bir şey değilse, insan ruhundan daha önemli ne olabilir, bundan fazla anlaşılmaya değer olan ne? Mehmet Erte’yi de okuyarak, yazarak ruhun kuytularına dalmaya çalışan o azınlık içinde görüyorum. Öykülerinde, insanın karanlığına bakmaya, onun dışarı yansımalarını görmeye, göstermeye, bilinçdışında olanı bilinç düzeyine çıkarmaya kararlı bir mercek tutuyor. Öyle ki, şeyleri bir başkasının dikkatli bakışından yakın çekim görmenin zevkiyle sürdürürken okumanızı, ima edilen yazarı, öykülerdeki ana karakterler oluyor bunlar çoğunlukla, ehliyetsiz bir analist hevesi içinde, zihninizdeki divana yatırmak isteğiyle dolup taşıyorsunuz. Arzuda küçük bir sapma!

Başkalarını anlamak isteyen, önce kendi karanlığından başlamaz mı işe? Genelde sanatın bütün alanlarının, özelde yazmanın bana yıllardır dönüp dolaşıp düşündürdüğüdür:  Sanatsal ifade yordamıyla sağaltım bir mit mi? İnsan yazarak kurtulabilir mi ruhunun yüklerinden kolayına? Psikanaliz ve rüyaya ne kadar benzer yazmak? Bilinçdışının karanlığını yaza yaza seyreltebilir, içeriği parça parça bilince getirebilir, psikanalize benzer bir yöntemle anladıkça, aydınlattıkça ağırlıklarından kurtulabilir miyiz? Ya da bilinçli rüya görmeye benzetebilir miyiz bu soydan yazmayı? Psikanalizin apaçık, çıplak gerçeğe olan tutkusunu biliyoruz. Şeyleri olanca kütlüğüyle karşılamayı önerir. Oysa yazmak sanat katına çıkarmak kaygısıyla değiştirir. Karar, karıştırır, ekler, eksiltir ve gerçekle hayal edilen, olanla olmayan arasındaki sınırlar belirsizleşir. Sonunda yazanın da kendi gerçeğini tanıması enikonu zor hale gelir. Belki yazmak bu anlamda psikanalizden çok, bilinçli rüya görmeye benzetilebilir. Yazarak geçmişi geride bırakmak olası mıdır? İnsanın esenliği doğrudan geçmişi geride bırakmakta, henüz olmayan ve olduğunda da an be an şimdiye dönüşecek olan gelecek için endişelenmeye son vermekte, demek ki şimdide yaşamakta ise, bu özel duruma ulaşabilmek zorlu bir çaba gerektirmez mi? Değerli olan hiçbir şeye ulaşmak kolay değildir. Kaldı ki zihin bu konuda çelişkili biçimde isteksiz görünmekte, deyim yerindeyse kendine tuzaklar kurup durmaktadır.

İnsan zihninin geçmişi geride bırakmak konusundaki beceriksizliğini, isteksizliğini anlatan bir Zen hikâyesini Eckart Tolle’den okumuştum. Tanzan ve Ekido adında iki Zen keşişi yaşadıkları tapınağa dönmek üzere yola çıkarlar. Yağmurla çamura bulanmış kırlardan geçmektedirler. Bir köyün civarında, bataklığa dönmüş yoldan karşıya geçmeye çalışan bir kadın görürler. Kendi kendine geçmeye çalışırsa üzerindeki ipek kimono berbat olacaktır. Bunun üzerine keşişlerden biri kadını kucaklayıp karşıya geçirir ve iki arkadaş yollarına devam ederler. Saatler sonra yaşadıkları tapınağa yaklaştıklarında Ekido kendini daha fazla tutamaz ve Tanzan’a “Neden onu yolun karşı tarafına geçirdin?” diye sorar, “Biz rahiplerin böyle şeyler yapmaması gerekir.”  Tanzan yanıtlar “Ben onu saatler önce bırakmıştım. Sen hâlâ taşıyor musun?” Belki de yapmamız gereken bu. Canhıraş, emek ve enerji harcayarak yüklerden arınmaya çalışmaktansa, onları en başında hiç yüklenmemeyi öğrenmek. Öğrenebilmek. Özgürleşmeyi ararken bilim ve sanat dışında incelikle izlenebilecek bir üçüncü yola çıkarır bu düşünce bizi. Mehmet Erte’nin kimi öykülerinde metafizik düşüncenin iyiden iyiye kendini gösterdiğini görmek, çağrışımlarımı bu noktaya vardırdı sanırım. Yazarını şaşırtabilir bu düşünce belki ama ne olsa her öykü onu okuyanın zihninde yeniden yazılır. Yazı biraz da bu yüzden okuyanındır.

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

 

Yorum bırakın

ROMANDA ARADIĞINI ÖYKÜDE KAYBEDEN YAZAR / OYLUM YILMAZ

 (“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Kuşağımın yazarlarının gittiği iki anayol var, biliyorum. Biri gerçekmiş gibi yapmak, diğeri bu -miş gibi yapmayı mesele edinmek. Siyasi bakış açısını ortaya koyan, minör hikâyelerden toplumcu bir bakış açısı yaratmaya çalışan, gündelik dile hâkim, yüzü toplumcu gerçekçiliğe dönük ama bir yandan da bu gerçeğin yalanına sinik bir tavırla dokunabilen metinler üretiyor romanda ve öyküde gerçeğin yolunu arayanlar. -Miş gibi yapmayı mesele edenlerin ise işi biraz daha zor:  Metnin bireye odaklı doğasına kafa yorup gerçekten çok hayale, sahicilikten çok sahteye dokunan sularında gezerek yeni romanı yeni öyküyü arıyorlar. Tıpkı Mehmet Erte gibi.

Gerçeğin yolundan çıkanlar için yazmak evet zor, çünkü dilimiz edebiyatının temel meselesini oluşturuyor gerçek. Geç Osmanlı’dan günümüze edebiyatçılarımız hayallerden, rüyalardan, masallardan, efsanelerden korkup kaçarlar hep, bütün bunlar tehlikelidir çünkü, edebiyatı tutup geçmişin ve geleneğin kuyusuna atabilirler çünkü. Bundandır ki ân geçer zaman geçer bizde tür edebiyatı bir türlü gelişemez, sıradışı bir kendine özgülüğe hapsedilir bu türlerde kalem oynatan yazarlar. Hele iş bir parça deneyselliğe, romanın ya da öykünün yönünü değiştirmeye geldiğinde… Edebiyat tarihimizde örnekleri yok mu, var tabii, ama bu çabaların üzerinden en az bir kuşak geçtikten sonra değerleri biçilir; yaşarken, yazarken edebiyat kulisleri tarafından ya görmezden gelinir ya da bildiğimiz gibi genellikle önleri alınır, önleri kesilir.

Mehmet Erte’yi okurken, daha ilk satırlarından itibaren bu tür düşünceler dolaşıp durdu içimde. Bir de üstüne üstlük yazarın edebî yaklaşımı konusunda ciddi odaklanma sorunları yaşıyordum. Keyifle okuduğum iki kitabının, yani bir öykü kitabı olan Arzuda Bir Sapma ile bir roman olan Sahte’nin öyle büyük farkları vardı ki… Hani nasıl desem, birisi bu kitapları iki ayrı yazar yazdı dese inanacağım. Sözünü ettiğim farklılık öykü ve roman arasındaki türsel farktan da ileri gelmiyordu üstelik. Hani nasıl desem, sanki Erte, romanda aradığını öyküde buluyordu, öyküde bulduklarını romanda kaybediyordu. Bir yazara odaklanmak neymiş, onu tanımak, tanıdığını sanmak da neymiş… Mehmet Erte tam bu noktada kuşağının da dışına çıkarak yakalanmayı, tanınmayı, alıntılanmayı −ve onun bedeli olan sevilmeyi de elbette− reddediyor, her şeyden önce. Sonrasına gelince…

“Allah canını almasın, bu bir roman değil ki!”

Sahte, deneysel bir roman. Roman yazma üzerine bir roman. Hadi, yazarın ağzından söyleyeyim, roman yazma üzerine bir gevezelik. Roman yazmak üzerine yola çıkıp yazmadan yolu bitiren, ben anlatıcının kalabalığını, bir kitabın yazarı haricinde ait olduğu −editör, çevirmen, yayıncı, dizgici, okuyucu, eleştirmen− ticari elemanları, yazarın karısını, kahramana yaratılması gereken geçmişi-geleceği, hepsini içeren ama aslında hiçbirine sahip çıkmadan, roman olmadan, bütün bu her şeyi bir önsözle bitiren bir anlatı macerası. İsmiyle müsemma, sahte!  Romanın türsel olarak bireye odaklanma çabasının, bireye aslında hiç odaklanamamış, ve zaten odaklanamayacak olmasının etkileyici bir parodisi. Bu parodinin içinde romancının bir kahraman olarak yeniden doğuşu var, bu doğumun ölüdoğum oluşu var, ara bölümlerde kayboluşlar, bulunuşlara dair çeşitli vaatler var. Sözgelimi roman olmayan bu kitabın eleştirmeni de meşhur bir eleştirmen, bugüne kadar hiç eleştiri yazmamış meşhur bir eleştirmen!

Böyle böyle tutunacak tüm dallarımızı kırmakta, romanda kutsadığımız tüm unsurları birer birer içimizden, ayağımızın altından çekip almaktadır Erte. Son olarak da bizzat yazarın kendisini…

Sanat delik deşik bir paçavra. Ve tehlikeli… Sinemadan çıktığınızda hayatımızın ve zamanın akışında bir büyü olduğu sanrısına kapılabiliriz. Radyoda dinlediğimiz bir şarkı ya da okumakta olduğumuz bir kitap, içinde bulunduğumuz ânın, gerçek değerinden daha büyük ve farklı bir anlam taşıdığını düşündürebilir bize. Buna mani olmak, insanı hak etmediği yerden indirmek, alçaltmak için yazıyorum.

Ritüelim yoktur. Yazmak’tan bir âyinmiş gibi bahseden, imge denizinde sarhoş bir gemi gibi ilerleyen kimselerden hoşlanmam. Bana bir âyinin içinde olduğum hissini verecek her şeyden uzak dururum. Akıcı yazdıktan sonra tükenmezkalem ile Mont Blanc arasında fark yoktur benim için.”    

Oysa yazarın son öykü kitabı Arzuda Bir Sapma, gerçek anlamda bir ruh kazısı. Öyle derinlikli, öyle ısrarcı, öyle canyakıcı gidiyor ki, öyküye bu fazla mı acaba dedirtip, okurunu yine şaşırtıyor. Çocukluktan ergenliğe, ilkgençlikten yetişkinliğe ilerleyen öykülerde insanın en kösnül, en takıntılı ve belki de en gerçek hallerini kurcalıyor Mehmet Erte.  Sıradanın içindeki kötücüllüğe de değiyor. Kıskanmayı, hevesi, insanı bir yandan yokluğa sürükleyecek, bir yandan da kahredici bir şekilde, hiç hükmündeki tutkuyu yazıyor. Romanda kaybettiğini öykülerinde buluyor demiştim ilk başta. Belki de bu, yazarın yazın evreninin merkezi olabilir: Bireyin dildeki varlığını romanda kaybedip öyküde o varlığın sıradanlığına hükmediyor, hiçliğine varıyor. Neden olmasın?

Res1 (10)

Yorum bırakın

BALKONDAN İÇERİYE GİREBİLENLER / NAZLI KARABIYIKOĞLU

(“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Durağan akışta, üstüne kat kat örtüler atıp sakladığımız sandığın (sakladığımızı farkına bile varmadan üstelik) ya da yataktan kalkıp yatağa yeniden girdiğimiz aralığın boşluğunda, varlıklarını reddedilişlere mahkum ettiğimiz birkaç küçük hal, duygu ve istek nasıl zavallıdır. On yıllarca sürmüş –ya da sürecek– bir ömrün hiç girilmeyecek patikası, zihne düşmesinden gizliden korkulan o biliş. Evin balkon kapısının dışında bırakılan her şeyi ne yapmalı? Orada, evin bir uzantısında bekleyen, ne dışarısı sayabilen kendini ne de içeriye girip sıcak alana gömülebilen balkona yığdıklarımızla nasıl baş edebilir, balkonun kilitli kapısını hangi anahtarla açabiliriz? Hangi benlik bu denli güçlüdür, yüzleşmeye hevesli ve gördükleriyle semsert dikilmiştir kendisinin karşısında?

Mehmet Erte, Arzuda Bir Sapma özelinde o balkonun kapısını açabilmiş bir yazardır bana göre. Kaldırabildiğimiz kadarıyla görüp duyup hissettiğimiz tekdüzelikte, korkulan bilişin eşiğini aşan öyküleri, salt insani varoluşunun başa çıkıp aştığı bir sonuç değil, aynı zamanda yazarın yürekli varoluşunda kendini endişesiz okuruna teslim etmesinin göğüs kabartıcı ürünüdür. Hayal ve arzu dünyasına sığdırdıklarından ötede duran öyküleri, sadece “balkondan içeriye girebilenler” nasıl dönüşümlere uğramış ve dille beraber ahengine hangi biçimlerle kavuşmuş diye keşfetmek için dahi okunabilir. Zira edebiyat birikimimize bakınca arzuya, dürtülere, sevişmeye, acizliğe şuradan buradan dokunan anlatılara, ama en önemlisi hayvansılığa Erte gibi yaklaşmış, hepsini öğütüp yazının akışkanlığına zerk edebilmiş yazar yok denebilir. Ucuz ve sıfatlara boğulmuş sevişme hallerinin, isteklenmeyi anlatmaya çabalayıp 1980 dönemi Türk filmlerinin absürt seks sahnelerinin önüne geçemeyen anlatılar bütününün ortasında Arzuda Bir Sapma’daki öyküler, okyanusun ortasındaki beyaz kumlu adacıklar gibi parıldıyor.

Toplumun bireylerden oluştuğu, bireylerin de özel tarihlerindeki travmatik veya olumlu kırılma noktalarından meydana geldiğini atlamayan Erte’nin büyük başarısı “ergen edebiyat” ile “ergen edebiyatı”nı ayırmasında yatıyor. Son dönemin moda eğilimine kapılıp ergenleri hedefleyen bir dil kurma kaygısı gütmeden, olanı olduğu gibi veren bir anlatımı yakalıyor. Böylelikle sorunsallaştırdığı alana içeriden bakmayı beceriyor.

ArzudaBirSapmaIMZALI_120x195

Yorum bırakın

KURGUSAL BİR MERDİVEN: MEHMET ERTE EDEBİYATI / SEVAL ŞAHİN

(“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Mehmet Erte edebiyatı bana hep bir merdiveni anımsatır. O merdiven metinlerin içinde her zaman ayaklarınızın sağlam basmasını sağladığı gibi, diğer taraftan yukarı çıkarken ya da inerken hep basamaklardan birinde sizi bekleyen, her an ayaklarınızdan birini sağlam gibi görünen ancak basar basmaz kendinizi basamağın öbür tarafında bulacağınız sürprizlere de açıktır. Çünkü çok katmanlı metinlerdir bunlar. Her basamakta yeni bir unsurla, kimi zaman tekinsiz kimi zaman oldukça açık, kimi zamansa komik unsurlarla karşılaşmak mümkündür. Basamağın aslında göründüğü gibi değil, her an ayağımızı bastığımızda kendimizi öbür tarafta bulabileceğimiz durumu ise bu çok katmanlı metinlerde ilerledikçe tahmin ettiklerimizin alaşağı edilmiş bir hale dönüşeceğini hep aklımızda tutmamız ile paralellik gösteriyor. Kitaplarının isimleri bile bu durumu gözler önüne sermek açısından ilgi çekici: Bakışın Kirlettiği Ayna, Arzuda Bir Sapma, Sahte.

Zaman, Mehmet Erte edebiyatının önemli meselelerinden biridir. O yüzden eserlerinde ihtimallere yer verir. İhtimaller o anda olabileceklere dair tüm ayrıntıları gözler önüne sermeye yaradığı gibi geçmişin kurgusallığını da özellikle vurgular. Erte için tarih yoktur, geçmişin kurgusallığı vardır. O kurgusalın bugün içinde nasıl anlamlanacağı ya da anlamlanamayacağı, anlamlanma çabası, dahası bunun gerekliliği meselesi metinlerde sık sık karşımıza çıkar. “Kayıp bir zamanı” yakalama hallerinin mümkün olan her yönüyle karşılaşmaya okur olarak bizi davet eden yazarla birlikte bir durakta buluruz kendimizi. Ancak bu bir duraktır, yolculuğa çıkmak için hazır beklediğimiz, bize bir yolculuk vaat eden ama bu vaadin kendisini de ihtimallerle donatan bir ruh hali içindeyizdir, yolculuk sandığımız gibi bir yolculuk asla olmayacaktır. Okur ve yazar sesleri bu durakta geçen zamanı perspektiflere dönüştürür, hep “ân”a vurgu yapar. Ân’ı yakalamak, onun kaçıp gitmesine engel olmak için bunun imkânsızlığı karşısında ne olacağı ve olmayabileceği de bir mesele haline gelir. O halde bu durum bir travmaya sebep olabilir mi? Tabii olabilir. Ancak o zaman anlam travmayla buluşur. Bakışın kirletilmesi, arzunun sapması ve sahte’nin ortaya dökülmesi gerekir.

Travmanın anlamlandırmayla bu şekilde kurulan ilişkisi metinlerin yapısında mekân ve tasviri dışarıda bırakan bir hal yaratır. Mekân önemsizleşir çünkü zaman sarmal bir şekilde bütün anlatıyı kuşatır. Tasvir ise anlamını yitirir çünkü zamanın döngüselliği ve ihtimallerle dolu oluşu anlatıda sabit bir unsuru gereksiz kılar. Tasvirin donukluğu ve sabitliği yerine zamanın döngüselliğiyle zamana ve onun hallerine odaklanan bir anlatı öne geçirilir.

Mehmet Erte edebiyatında göze çarpan bir unsur olan ayak, son kitabı Arzuda Bir Sapma’da bizzat yazarı tarafından kitabın kapağına taşınır. Ayak, zemine basan ancak her zaman zeminden çekilebilecek, boşluğa düşebilecek, yürümeyi, koşmayı ve sürünmeyi aynı zamanda içinde barındıran bir metafor. Bu metafor zamanın ihtimallerle doğrulmuş katmanlarla örülmüş kurgusuna, sarmallığına da gönderme yapar. Bedenin zeminle hem buluştuğu hem de bu zeminden kopuşunu sağlayan bir metafor. Nitekim bu metafor metinlerdeki diyaloglarla birleşir. Diyalog anlatılarda hiçbir zaman karakterlerle paylaşılan bir unsur olmaz ancak monoloğa da dönüşmez. Tıpkı bir merdivenden çıkmak ve basamaklara dikkat etmek ya da bir durakta her an yolculuğa çıkıverecek gibi olma haliyle paralel bir metafor.

Okuru, yazarı, anlatıyı kuşatan; anlatıyı birçok ihtimalle bir arada sunan her katmanda bizi yeniden düşünmeye sevk eden bir edebiyat Mehmet Erte edebiyatı.

Otoportre_MehmetErte

 

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: