Orhan Koçak’tan “Sahte” ve “Arzuda Bir Sapma”ya dair iki değini

“(…) Zeminle olay arasındaki fark bir kez iptal olduktan sonra, edebiyatı edebî kılan asıl ayrımı kaldırmaya gelir sıra: metinle okur, sahneyle seyirci arasındaki dokunulmazlık sınırı (Brecht’in bile mecburen gözettiği). Son dönemde başka ilginç yazarlarda da görmüş olmalıyız bunu, metnin içinden bir elin gelip boğazımıza sarılmasını: Mehmet Erte’nin Sahte’sinde de (2012) romanın kuruluşu (ve aslında kurulamayışı) hep bize referansla, bizi işin içine çekerek icra edilir: sonuçta ortaya “doyurucu” bir anlatı çıkmıyorsa bizim dangalaklığımızdandır (bizim, okumanın, yazmanın aşılmaz çelişkilerinden). (…)”

-“Yücelme iptal: İki romanında Seray Şahiner” içinde, Orhan Koçak, t24.com.tr, 7 Haziran 2018

http://t24.com.tr/k24/yazi/yucelme-iptal-iki-romaninda-seray-sahiner,1815

——————————————-

Semih Gümüş: Bizim bir roman kültürümüzün olmadığını düşünüyorum. Roman sanatımızın kesintisiz bir tarihi, birikimi yok. Kimi doruk noktaları var ve ancak onları birleştirerek bir yol çizilebilir. Sen de böyle düşünüyor musun ve bu eksiklik bize neler kaybettirmiştir?

Orhan Koçak: Buna benim cevabım, “yapan yapıyor” olabilir ancak. Hiçbir geleneğe ihtiyaç duymadan kendi işini yapanlar. Cahil olmak elbet iyi bir şey değil. Ama bundan da kötüsü kendini zorlamamış olmak, kendi kabiliyetinin sınırlarını, fırsatlarını araştırmaktan kaçınmış olmak. Bence bu noktada “kültür” de, “sanat” da ve en başta “gelenek” de epeyce şaibeli, epeyce kof kavramlar. Doruklar ve aradaki çöküntü bölgeleriyle ilgili galiba en yalansız yorumu da Cemal Süreya o dizelerinde sunmuş: “Seviş yolcu, büyük sözler söyle ve hemen ayrıl / Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri.” Şimdi, Reşat Nuri gibi bir yazar, yıllar yılı Akşam Güneşi veya Gökyüzü gibi cılız kitaplar yazıyor ama yazarlık ömrünün sonuna yaklaşırken kendi çapında bir başyapıt çıkarıyor: Miskinler Tekkesi. Ama çöküntü bölgeleri üzerinden bazı doruklar birbiriyle ilişkileniyor, herhangi bir geleneğin sürekliliğine de ihtiyaç duymadan: o roman, Hamdi’nin (en iyi kitabı olmayan) Saatleri Ayarlama’sı, Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı, aradaki birçok önemli yapıtı ihmal ederek gelirsek Mehmet Erte’nin Arzuda Bir Sapma’sı. Son vardığı yerden çok zevk almasak da burada bir ilerleme, bir devamlılık olduğunu görebiliriz. Gültekin’de başlayan masum ironi (hatta henüz bir şakacılık düzeyinde) gittikçe kendi üstüne kıvrılmaya, kendini, demek “ironi” kavramını konu almaya başlıyor.  (…)

“Orhan Koçak ile Söyleşi” içinde, Notos (sayı 73), Aralık 2018 – Ocak 2019

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: