“İçine dikkatlice bakan dışarısıyla karşılaşır” MEHMET ERTE İLE SÖYLEŞİ / MELİKE BELKIS AYDIN

yeni e, Haziran 2017

 

Bakışın Kirlettiği Ayna, Sahte ve Arzuda Bir Sapma’da genel olarak insanın sonluluğunu, noksanlığı ve zavallılığını ifşa ediyorsun. Bu bir yara. Ama bu yaraya merhametle değil de kahkaha ile yanıt vermeyi yeğliyorsun gibi geliyor bana.

Dediklerini ifşa etmek için özel bir çaba harcamaya gerek yok, iyi veya kötü bir eser ortaya çıkarmak yeter. Ben insanı ölümsüzlük yanılsaması içine sokan her şeyden vazgeçtim. Ayrıca yalana, hileye başvurmadan bütünlüğe sahip bir yapı kuramayız. İnsan parçalanmışken bunun aksine inandırmaya çalışan bir sanattan, edebiyattan yana olamam. Tüm hislerimizi, düşüncelerimizi ölümlü ve eksik oluşumuza borçluyuz, öyleyse neden bunları birer yara olarak görelim. Zavallıysak eğer, ki öyleyiz, bu yapısal bir şey. Doğuştan aciziz diye ne merhameti hak ediyoruz ne de zulüm görmeyi. Kitaplarımdaki kahkaha bence sadece varoluşun inkârına karşı.

Eksikliğimize borçlu olduğumuzu söylediğin aslında ölümlülüğü aşma çabamızın bir verimi değil mi? Yok olup gidecek olmayı katlanılır hale getirme gayreti ve bu dünyaya “atılmışlığımız” ile ne yapacağımızı bilemiyor oluşumuz diyebilir miyiz?

Bu dünyadaki varlığımızın bir gün silinip gideceği gerçeği karşısında eşit olmamız gerekir; oysa senin sorularındaki gizli kabule göre ressam “ölümlülüğü aşma çabası” gösterdiği eserleriyle boyacıdan daha imtiyazlı. Bir inşaat ustası harç kararak, terzi kumaş keserek –senin kastettiğin anlamda– ölümlülüğü aşma çabası gösterebilir mi? Ya bir hamal yük taşıyarak? Öyle bir şey söylemeliyiz ki, ortaya çıkardıkları işlerin geçiciliğine rağmen insanların ölümlü hayata katlanabilmesini mümkün kılsın. Bence sevgi sağlar bunu sadece.

Dediğin doğru, ama işin niteliğinden çok, işi yapanın altına imzasını atabilmesiyle ilgili bence. Sözgelimi bir ressamın tabloda imzası varsa ölümle örtük ya da açık bir derde işaret eder, ancak bir ustanın boyadığı duvara imzasını bırakması  –henüz diyelim– uygulanan bir şey değil. Bence farklı yollardan gidip aynı sonuca varıyoruz, evet, ölümlülüğe katlanabilmek demek daha doğru ve bunun da yolu sevgi. Merhamet sevginin yoğun bir biçimi değil mi?

Merhamet anlamakla mümkün, anlamak da sevmekle.  Çocukken Panait Istrati’nin bir kitabını okumuştum, adını unuttum, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: Öyle bazı derinlikler vardır ki, insan oralara ancak sevgiyle inebilir. Yani sevmediğiniz bir şeyin derinliğine varamazsınız, öyleyse onu anladığınızı, tanıdığınızı da söyleyemezsiniz.  Sevgi de merhamet de varoluşu kavrayışımızla ilgili. İkisi de insanı şeylerle hemhal kılar. Bir şeyin derinliğine indiğinizde elbette oradan nefretle de çıkabilirsiniz, nefret –birçok kişinin dile getirdiği gibi– sevginin zıddı değildir. Ama insanlar daha bir şeyin yüzeyine bile değmemişken ondan nefret ediyorlar ve acıyla nasıl başa çıkacaklarını bilemedikleri için intikam tasarılarıyla oyalanıyorlar, oysa acıyı kabul etmemiz, onunla birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Ben senin için “haysiyet” meselesinin de önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanı bir açıdan haysiyetsizleştiriyorsun. Kastettiğim “haysiyetsizleştirme” bir ahlak yoksunluğu değil de insana biçilen “eşref-i mahlûkat” önkabulünün yerle bir edilmesi. Bedenin basitliğinin neden olduğu bir haysiyetsizlik hali.

Eşref-i mahlûkat diye bir mevki yok; olsa, insanı oradan indirdiğimizde yerine başka bir şey getirmek zorunda kalırız. Sahte’de veya bazı söyleşilerimde insanı alçaltmak için yazdığımı dile getirdim, evet, ama insan yüce bir varlık olduğundan değil, yücelerde bulunduğu hissiyle yaşadığı için. Bazı öykülerimde anlatıcı-karakter açıkça ezilmeyi, aşağılanmayı, ötekinin iradesine teslim olmayı ister. Hatta adeta ötekinin bedeninin bir parçası olarak kendi bedeni üstündeki kontrolünü kaybetmeyi. İlkel haline dönmeyi de diyebiliriz, ama gerçekte hiçbir zaman böyle bir ilkel halde bulunmamıştır insan. Köleleşme, köleleştirme kültürle başlar. Açıkçası bu durumu haysiyetsizlik olarak görmüyorum. Beden konusuna gelince. Bedeni oldukça karmaşık buluyorum. Arzunun doğuşuyla birlikte bedende kültür öncesinin dili ve –kültüre adım atılmasıyla birlikte oluşmaya başlayan– bilinçdışının dili hem uzlaşarak hem çatışarak birleşir, ama tabii ki beden ikisini birden bastırmaya çalışan kültürün diliyle de konuşur. Kısacası üç dilli bir muamma. Çözümü bilmiyorum, bu muammanın karanlığında yürümeye çalışıyorum sadece.

Bedenin basitliğinden kastettiğim metinlerinde geçen osurmak, geğirmek, işemek gibi aslında bedenin “küçük düşürücü”, belki araz olarak tanımlayabileceğimiz eylemleriydi.

Şimdi anladım. Bu saydıkların bedenin doğal eylemleri. Herhalde ‘toplumca, toplum içinde küçük düşürücü bulunan’ demek istiyorsun. Öyleyse benim topluma karşı toplum tarafından iğrenç sayılanı kullandığım söylenebilir. Bir başkaldırı silahı olarak osuruk. Harika! Ah, ama her zaman değil… Bazen bedenin ruha muhalefetidir iğrenç, bazen de ifadesini bulamamış, tıkanmış arzunun dışavurumu. Ne olursa olsun, bunun haysiyetsizleştirme sayılabileceğini düşünmüyorum. Kendi dölünü koklayan oğlanlardan bahsettiğimde gerçek bir şey söylüyorum ben. Gerçek asla insanda değer kaybına yol açmaz.

Arzu sapkın bir şey değil midir? Arzu dediğimiz zaten irrasyonel, hesapsız ve gerekçesiz bir şey değil mi? Bunu bir meşruiyet önerisi olarak söylemiyorum. Sapkın olmayan bir arzu türü var mı?

Beden eğer tek bir dili konuşsaydı haklı olurdun. Bedende kültürün dili diğerlerine göre daha baskındır, bu nedenle sistemin, hâkim geleneklerin devamını sağlayan şeyleri arzulamaya daha yatkınızdır. Ama arzuda bizi çarkın dışına atan, sistem açısından yararsız ve düzen bozucu kılan, gelenek tarafından hor görülmemize neden olan bir sapma da gerçekleşebilir. Bilinçdışının baskısıyla gerçekleşen bu sapma dolayısıyla beden kültürün dilini çarpıtır veya kültür öncesinin dilinde ifadesini bulmaya çalışır ve bölünmeler, kimi parçalar arasında çatışmalar, uzlaşmalar başlar. Asla kültür öncesine dönülemez, asla beden sadece bilinçdışının kontrolüne giremez.

Arzuda Bir Sapma’nın çok beğenilen kapağı senin desenin. Yukarı doğru uzanmış bir ayak tabanı. Aynı zamanda kitaptaki “Tasma”, “Sapma”, “Kaşıntı” öykülerinde de karşımıza çıkan bir sahne. Parmakuçlarıyla yere basan bir kadın ayağıyla Bakışın Kirlettiği Ayna’daki “Bakış ve Beden” veya “Güneş Gözlüğü”nde de karşılaşmıştık.

Kapaktaki resmi yapan göz ayağa arkadan ve zeminden bakıyor, yani öykülerimdeki anlatıcı-karakterin hiç bulunmadığı bir noktadan. Resimde anlatıcının perspektifini tam tersine çevirmemin elbette bir nedeni var. Okurla ilgili bu, yazarın diğer benliğiyle, öteki gözüyle.

Salt ötekini değil kendi kendini gözlemlemek de belirgin bir izlek sende. İsimsiz bıraktığın anlatıcı-karakterlerin kim olduğunu bulmaya, nasıl bir ahlak edineceklerini anlamaya uğraşıyor. Öteki ile karşılaşmak gibi anlatıcının kendisiyle karşılaşmasının, kendisini öteki yerine koymasının bir süreci var. Yani izlemek sende sadece dışa değil, içe dönük de bir eylem. 

Anlatıcı-karakterin bir adı yok, çünkü onda herkes var, diğer yandan o sadece “ben”im. Başkasının yerine geçemeyiz ama kendimizde başkalarını taşırız. İçine dikkatlice bakan biri sürekli başkalarıyla, dışarısıyla karşılaşır. Ötekinin adına söz almak imkânsızdır ama insan asla kendisi de olamaz.

Sahte’de bir yazarın kendisini anlatma isteğiyle dalga geçiyorsun. Oysa yazma eylemi insanın kendini ifşa etmesi üzerine kurulu bir oyun değil mi öte yandan? Yazmanın varoluş koşullarıyla kavgalı olduğunu söyleyebilir miyiz? Yazmak bir tür izleniyor olma düşüncesinden gizli ve suçlu bir haz duymak değil midir?

İnsan piyeste herhangi bir karakteri oynar gibi kendisini de oynar, o vakit hatlarını yer yer törpüler, yer yer sivriltir. Ben insanın kendisini, “kendim” diye icat ettiği kurgusal karakteri oynamasını konu ediyorum, anlatma isteğiyle falan alay etmiyorum asla. Yazarken izlendiğimizi fark ederiz, bunun hoşumuza gittiği zamanlarda genellikle numara yapıyoruzdur. Bu yüzden, gerçeği dile getirebilmek için hazdan utanca doğru ilerlememiz gerekiyor.

Sahte’de pornografiyi kurgunun kendini hakikat olarak sunmasına bir başkaldırı olarak gördüğünü belirtiyor ve “Pornografik anda, izleyen unsur olarak kameranın bir eşi, bizi okuyacak ve bizim onu okumamıza imkân verecek şekilde sahnedeki bedende icat edilir: izlediğimiz beden tarafından izleniriz. Böylece (bu temasla) sahnedeki yaşantıya (yakalanırız) dahil ediliriz. İzlenen özne bizimle birlikte kendini adlandırır, gösterir ve bizim varlığımıza rağmen kendi kendinin izleyenidir, (…) Pornografide (…) bir itirafın eşliğinde kurgusalın çeperini delen ve paramparça kurgusal gerçekle kendisini aynı anda dolaysız olarak gösteren bir yaşantı parçası vardır, örtüşme söz konusu değildir,” diyorsun. Tabii burada kitabı okumamış okurlar için bunları porno filmler hakkında söylemediğini not etmemiz gerekiyor. Anladığım kadarıyla pornografi, gerçek ve kurguyu sahnede olanın izleyenin/okurun gözüyle kurduğu ilişkiye bağlıyorsun. Böyle tanımladığımız zaman izlenmek ile olumlu-olumsuz hep bir derdimiz var aslında değil mi?

İnsan izlendiğinin farkında olan, hatta kendini kendindeki kurgusal ötekilerin gözüyle izleyen bir varlık. Kimliğimizi böyle inşa ediyoruz. Öte yandan araya bir yorum perdesi girdiğinden asla izlediğimiz şeyi olduğu haliyle görmüyoruz, hep bir sapma var. Aynada kendimizi bile başkalarının gördüğü gibi görmüyoruz. İzleyen ve izlenenin karşılıklı, yer değiştiren, dönüştürücü ilişkisi her zaman kafamı kurcalayan bir mesele. Hayatı bundan bağımsız düşünemediğim için metinlerimde de bir şekilde muhakkak yer alıyor.

Seni okuduğumda aklıma Woody Allen’ın Suçlar ve Kabahatler’inden bir sahne geliyor. Cliff Stern rolündeki Allen kız kardeşinin flört ettiği adamın kendisini yatağa bağlayıp, üzerine sıçtıktan sonra evden gittiğini karısına kendi içinde meşrulaştırarak anlatıyor, “Cinsellik karanlık bir alan ve böyle olması da iyi,” diyordu. Senin de cinselliği ele alışında buna benzer bir yan var. İnsanın irrasyonelliğinin en belirginleştiği alan cinsellik. Türk edebiyatında cinselliğin genellikle sevdanın bir eklentisi olarak görüldüğünü düşünüyorum. Sense cinselliği tamamlayıcı bir ayrıntı olarak değil doğrudan ele alıyorsun.

Cinselliğin irrasyonel olduğunu düşünmedim hiç, daha doğrusu böyle bir kategorim yok. Her şeyin arkasında matematik bir sistem ararım. Doğrusu bu huyum yüzünden çok çektim, bir sürü ruhsal sorun yaşadım, yaşıyorum. Cinselliği doğrudan ele aldığımı söylerken ne demek istediğini anlıyorum, ama böyle ifade etmek bir yanlış anlamaya neden olabilir. Ben cinselliği insana dair hiçbir şeyden bağımsız görmüyorum. Cinsellikle alakasız bulduğumuz bir şey bazen fazlasıyla cinsel anlam yüklenebilir, salt cinsellik kesilebilir karşımızda. Diğer yandan bir cinsel ilişki deneyimi öylesine çok fazla şeye bağlanabilir ki, insana adeta cinsellikle bağı kopmuş gibi görünebilir, ve gerçekten de bazen “Sapma” adlı öykümde olduğu gibi bu bağ kopar da, hatta “Isırmaca”daki gibi saf şiddete dönüşür. Kopmaları dönüşümler, dönüşümleri yeni birleşmeler izler. Cinselliği karanlık kılan bu sürekli devinimi; onu sabit bir noktada yakalayamıyoruz. Çocukluğumdan beri cinsel takıntılarım, saplantılarım, fetişlerim oldu; üstesinden gelmeyi bir an olsun düşünmediğim kadar yapısal / genetik saydığım şeyler bunlar, dolayısıyla hayata bakışımı da doğrudan etkilediler.

Bana senden en çok kalan Bakışın Kirlettiği Ayna’dan bir tümce: “Onun sokaklarında bir hacıydım.” İçimden çokça yinelerim, daimi bir hac yolcuğundaymış gibi.

Bu cümlenin geçtiği “Güneş Gözlüğü” adlı öykü aynı kitaptaki “Bakış ve Beden ya da ‘Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş’”in devamıdır biliyorsun. Aynı konuda bir öykü daha yazdım, ama yayınlamadım. Tüm yazdıklarım gibi bunlar da otobiyografik, ama ben gene de usule uygun anlatayım: Anlatıcı-karakter, hakkında hiçbir şey bilmediği, herhangi bir özelliğinden etkilenmediği bir kadınla karşılaşır ve nedensizce ona bağlanır. Aslında “normların dışında bir nedenle ona bağlanır” demek daha doğru. Kadına bir hayat hikâyesi uydurduğu ve bazı hareketlerini, mesela otobüsün sarsılması sırasında bir eliyle ön koltuğa tutunmasını veya baldırını kaşımasını yorumladığı anda onu bir anlam perdesinin ardına gizler; artık perdeyi açabilmek için sürekli peşinden gitmek zorundadır, ama sırrın hiçbir zaman çözülmeyeceğini de biliyordur, nitekim öykülerde sır gittikçe daha da derinlere gömülür, çünkü her karşılaşma yeni bir anlam katmanı koyar üzerine. Anlamlandırdığımızın dışında bir dünya yok, evet, ama henüz anlamlandırmadığımız bir dünya var. Anlamlandırılmamış bir dünyanın sokaklarında dolaştığıma inandığım bir gün kurmuştum o cümleyi. Peşinden gittiğim sır her geçen gün daha derinlere gömüldüğüne göre yine kurabilirim…

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: