“Anlatıcı da, okur da hem teşhirci hem dikizcidir” MEHMET ERTE İLE SÖYLEŞİ / NİL SAKMAN

(“Bugünün Yazarları: Mehmet Erte” dosyası), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

BugununYazarlariMehmetErte

Desen: Nonye Ikegwuoha

Özellikle Arzuda Bir Sapma’da, öteki ile kurulan ilişkinin –ne kadar hakiki bir görüntü çizerse çizsin– özünde bir parodiden ibaret olduğunun farkında olan, ancak bu farkındalığa rağmen öteki ile karşılaşma olasılığı üzerine düşünmekten geri duramayan ve bu esnada deneyimlediği çaresizlik kadar kendi varoluşu ile de neredeyse kara mizaha başvurarak alay eden bir anlatıcı var. Sana göre insanın doğuştan gelen eksikliğini, bu dünyaya fırlatılmışlığını öteki ile kurduğu ilişki bağlamında onarması, dönüşmesi olası mıdır? Edebiyat bu alana dair kimi olanaklar barındırıyor mu?

İnsandan benim anladığım kültüre adım attıktan sonra ilerlemeye mahkûm edilen varlık. Kültüre, simgesel düzene geçmeden önceki halimiz için eksik denilebilir mi bilmiyorum. Benim açımdan şunu vurgulamak önemli: kendimizi tam bir özne olarak kurup sonra bir eksiklik duymuyoruz. Eksiklik öznenin kurucu öğesi, varlık şartı; giderildiğinde özne ortadan kalkar. Kültüre geçmeden önceki halimiz için “tam” denilemez ama öznedeki gibi bir eksiklik duymadığımız da açıktır. Eksikliği içimize yerleştiren ve hepimizi birer özne olarak var kılan ötekidir. Öteki –ortada bir ikinci olmasa bile– her zaman üçüncüdür; hiçbir zaman ona sahip olmadığımız halde kaybettiğimiz şeydir. Evet, dönüşümün aracıdır ama iyileştirmez, hasta eder. Yalnız, varoluşumuz bu hastalığa bağlı, çünkü ötekinin temsilcilerinin, –daha doğru bir deyişle– casuslarının toplamıyız biz. Edebiyat bu durumda ancak bizi bir imkânsızlığın, ötekinin kıyısına getirip tek başımıza bıraktığında anlamlı olabilir; yoksa hoşumuza giden cümlelerin altını çizip uykuya dalarız. Bence iyi bir edebiyat ya da sanat eseri bizi geriletmeli, alçaltmalı; kültürün, yani içine doğduğumuz şeyler bütününün şartı olan uyum ve ilerlemenin dışına çıkmalıyız, ki onu dönüştürebilelim.

İnsanın doğuştan patolojik bir varlık olduğu ön kabulünden yola çıkarsak yazma eyleminde bir anomali görüyor musun? Ya da yazma eyleminin kendisi bir anomali midir?

Bir insanın karnından çıksak da kültürün dışında ve ona muhalif eğilimlerle doğuyoruz. İnsan yavrusunu hasta eden yetişkinler. Ama dikkat: Hastalıklar sadece kültüre uyum sürecinin sonucu değil, aynı zamanda kültürün de kendisini var kılma ve dönüştürme aracı. Dönüşmeyen, kendisine meydan okumayan kültür olamaz. Kültürü bir bakıma hastalıklarımıza borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. Yazmaya gelince… Yazarak sisteme pek güzel uyum sağlayanların sayısı diğerlerinden epey fazla olduğuna göre yazmanın bir anomali olduğunu söylemek yersiz. Şöyle okuyor, duyuyorum zaman zaman: “Yazmak sadece bazı insanların kapıldığı bir hastalık. Bu kişiler artık yazmadan yaşayamıyorlar.” Umarım yazarlara acımamızı istemiyorlardır. Bir kadın arkadaşım analistine şöyle demiş: “İlişkimde köle olmaya devam etmek istiyorum ama köleliği cinsel haz almanın şartı olmaktan çıkarmalıyım.” Yazarların durumu da böyle.

Öykülerinin geneline baktığımızda bedenin babanın/hukukun yasasını aşmaya yönelmiş bir enstrüman olarak belirdiğini görüyoruz. Eğer beden –cinsel arzu da dahil olmak üzere– arzu üreten bir makine ise, yazı ve edebiyat bu yasa aşımı – beden ilişkisinde nerede duruyor? Yazar Mehmet Erte ve arzu üreten (makine) anlatıcı, modern bireyin bu dünyadaki çıkmazı bağlamında nereye doğru yolculuk ediyor?

Bedende kültür öncesinin dili var; ruh-beden çatışmasının, toplumun beden üzerindeki denetiminin nedeni de bu. Ancak arzuyu kültüre, yani babanın yasasının biçimlendirmesine bir başkaldırı olarak görsem de, onun bedensel değil zihinsel olduğunu, yani kültürden bağımsız bir arzunun bulunmadığını düşünüyorum – bedensel olan boşalma ihtiyacıdır, arzu değil. Arzu benim sözlüğümde zihin tarafından bedene kurulmuş bir tuzaktır. Ama burada arzunun tehdidi kültür tarafından denetim altına alınmış bedenedir, bedende saklı duran ilkel dile değil, hatta arzu bu ilkel dil aracılığıyla kültüre isyan eder. Elbette kültürün kontrolündeki beden bu saldırıya bir cevap verir, en arzulu anlarımızda bizi yarı yolda bırakır. Bölünmemiş zihin (ruh) yoksa, beden de bir bütünmüş gibi davranamaz. Burada önemli olan şu: Arzu kültürün bir arızası olsa da her zaman muhalif değildir; arzunun –ve bedenin ilkel dilinin– sistem tarafından nasıl kullanışlı biçimlere indirgenebileceğini hepimiz biliyoruz. Gene de “Tasma”, “Uyanış” başta olmak üzere pek çok öykümde kültüre geçiş ve çeşitli aşamaları arasındaki yolculuk sancısını anlatırken arzuyu muhalif yönüyle ele aldım, tabii ki benim arzum sapkın olduğu için doğallıkla böyle gerçekleşti bu. Konuyla ilgisi nedeniyle bir de not düşmek istiyorum: Sahte’yi romana bir türlü başlayamayan birinin bölünme anlatısı olarak okumak doğru değil. Sahte’de roman denilen kültürdür. Roman romana rağmen romandır, kültür de (ben şimdi burada genellikle olumsuz yönüne baksam da) kendisine karşıdır. Sanatı sanatın, kültürü kültürün karşısına yerleştirmeyen insan her zaman çıkmazdadır.

Bu çerçevede senin bedeni ile yazan bir yazar olduğunu düşünüyorum. Sana göre nedir şu beden ile yazma meselesi?

Öncelikle bedene atfettiğimiz hemen her şeyin zihinsel/ruhsal, yani kültür kaynaklı olduğunu belirtmek gerekiyor. Buna rağmen “bedenin aklı”ndan bahsedilmesini gündelik dilde bile yadırgamayız. Kanımca böyle bir ikinci akıl var, ama kültüre adım atılmasıyla birlikte oluşmaya başlayan bilinçdışına ve kültür öncesine ait olmak üzere iki dilde konuşuyor bizimle. Hayır, “iki dilde” değil, arzu sayesinde bedende bu iki dil uzlaşma ve çatışma haklarını saklı tutarak birleşiyor diyelim. Bu noktada, kültür öncesine ait her şeyin bastırılmadığını ve bilinçdışında kültüre adım attıktan sonrasının önemli bir yer işgal ettiğini unutmamalıyız. Ve şu da önemli, –Freud’a kulak verirsek– bilinçdışı sadece bastırılmış şeylerden oluşmuyor. Kısacası, arzu dolayısıyla bilinçdışına bağlanan bedende işler bir hayli karışık. Kabaca çerçevesini çizmeye çalıştığım bu karmaşa öykülerimin çoğunda açıkça görülebilir, ama daha önemlisi, benim anlatıcım bir beden olarak daima uyanıktır; adeta bir süper göz, kulak, burun, ten olarak algıladığını kâğıda geçirir. Dış dünyayı nasıl algıladığını durmaksızın sorunsallaştırır, çünkü dilin etkisinden bağımsız göremeyiz, işitemeyiz, dokunamayız…

Bu durumda edebiyatın ‘hakikati hakikatin dilinden konuşması’ olası mıdır? Böyle bir hakikilik dili var mıdır? (Elbette samimiyetten söz etmiyorum burada.) Özellikle de ‘dilin’ senin kültür olarak tanımlamayı tercih ettiğin söylemsel alandan, simgesel düzenden bağımsız olmadığını, olamayacağını da göz önünde bulundurduğumuz zaman bu konuda ne söylemek istersin?

Dil eşittir kültür, deyip sonrasına bakmak lazım. Dilin içinde bulunduğumuzdan hiçbir şeyi yanılsamasız kavrayamayız. Cézanne gittikçe eğrilen çizgileri, Giacometti de gittikçe küçülen veya incelen heykelleri hakkında aynı açıklamayı dile getirmişlerdir: Öyle görüyorum. Demek oluyor ki yanılsamalarını yapısal bir mesele olarak değerlendiriyorlar. Bu kitabı yazdım, bu resmi yaptım, bu parçayı besteledim, çünkü öyle görüyorum – Sanatçı kendisi ve eseri hakkında bundan daha ciddi ve doğru bir şey söyleyemez. Joyce ve Lacan kelimelerle oyun oynamamışlardır, varoluşu o bozulmuş, birbirine eklenmiş, sağa sola çekilmiş kelimelerle görmüşlerdir. Sanatçının, filozofun bir yanılsamaya dayanan eseri dünyayı nasıl gördüğünü gösterir. Hakikatten anladığımız, bir şeyin özüyse, yanılıyoruz. Şeyleri asla oldukları gibi kavrayamayacağımızı kabul etmeliyiz. Sanatçının hakikat arayışı kendi yanılsamasının derinlerine doğru bir yolculuktur, muhatabını da kendisiyle birlikte bir imkânsızlığın kıyısına sürükler.

Ötekinin kıyısına doğru yol alırken bile isteye kullandığın yazınsal ‘stratejiler’ var mı? Yoksa öyle boş vitese takıp yokuş aşağı vuruyor musun?

Bazı okurların benim doğaçlama yazdığımı düşünmesinden her zaman memnuniyet duydum; bu bir iltifat, umarım hak ediyorumdur. İltifat diyorum, çünkü Beethoven, Cézanne, Gombrowicz, Oğuz Atay gibi ustaların eserlerinden –yapılarındaki sağlamlığa rağmen– ben bir doğaçlama tadı aldım hep. Az önce de dedim, eser sanatçının yanılsamasına bağlıdır. Özgünlük diye bir şey varsa, sadece yanılsamadan doğabilir. Sanatçı yanılsamasını kader gibi yaşar. İlkgençliğimde asla hiçbir şeyi tek bir anda tek bir konumda tespit edemeyeceğimi, bütünü kavrayabilmemin imkânsız olduğunu, hep bir kör nokta ile karşılaşacağımı sezmeye başladım, ama bunu aşılacak bir kusur olarak görmeyi yeğliyordum. Böylece şeylere dair ihtimalleri kâğıt üstünde durmaksızın çoğaltıyor, farkına varmadan düğüm üstüne düğüm atıyordum. Sonra kusurumun yapısal olduğunu, düzelmeyeceğini, ihtimaller ve kördüğümler yığınının estetiğimi belirlediğini fark ettim.

Öykülerinde ve romanında “karım” karşımıza sık çıkan bir prototip. Bu prototip, senin edebiyatında neyi/neleri temsil ediyor? Evlilik, yetişkin yaşamın yasa kurucu ve koruyucu unsurlarından bir tanesi ise “karım” prototipinin burada üstlendiği görev nedir?

 “Karım” hemen her yerde kültürün, yerleşik düzenin, babanın yasasının sesi. İlginç değil mi: babanın yasasının büyük bölümünü kendi hayatımızda da annemizin ağzından öğreniyoruz. Diğer yandan (Freud’dan Lacan’a) baba annenin bir dolaylaması, göndermesi. Anne –ya da bu rolü üstlenen biri– bizi ona göndermese bir baba olmayacak belki.

 İntihar etmeden kendi kendini öldürmenin en temel yollarından biri aşk ise Mehmet Erte karakterleri aşk ile nasıl bir ilişki kuruyorlar diyebiliriz?

İlk öykü kitabımdakiBakışın Kirlettiği Ayna”da aşkı zora soktum, “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda parodileştirdim ve “Vazgeçilmiş Renk”te kaybettim. Şimdilerde köpek olarak eğitilmek isteyen bir adam hakkında yazıyorum, bence bu kitap kesinlikle aşkla ilgili.

Kadın-erkek ilişkisinde doğa kanunu hiyerarşiyi yıkacak bir nitelik barındırır mı? Yoksa hayvansılığın kendisi de bir parodiden mi ibaret?

Doğaya, varsayılan bir temel hale dönemeyiz, aslında hiçbir noktaya geri dönemeyiz. Bu nedenle ilk sorunu bir tarafa bırakacağım. Yazdıklarım üzerinden konuşuyorsak eğer, doğal yaşam ve beraberinde doğal yaşama dönüşten beklentiler benim konum değil. İnsanın temel –özneleşmeden önceki– hali, hayvanlığı bir kenarda dursun, –özellikle şimdilerde üstünde çalıştığım kitapta– beni birinin hayvanı olma arzusu ilgilendiriyor. Aralarında benzerlikler olsa da hayvanlaşma arzusundan farklı bir şey bu. Tüm öykülerimin anlatıcı karakterinde bağlanma/teslimiyet arzusu ile cezalandırılma arzusu bir aradadır; o bir devinimin, duruşun parçası olmak, bir insanın malı olmak, nesneleşmek ister (onun özneleşme tahayyülü bile nesne olmak üzerindendir); diğer bir deyişle insanlığından çıkmak, bir şeyin yerine geçmek. Mizahi eserlerde bizi güldürmek için sıklıkla çeşitli yer değiştirmelere başvurulur. Görevler, kıyafetler, kavramlar, cümlenin öğeleri ve daha birçok şey birbiriyle yer değiştirir, ya da bir şey karşılıksız olarak diğerinin yerine geçer. Ama unutmamalı, trajediler de yer değiştirmeleri sık kullanır. Anlatıcının elinde korkutmaktan şaşırtmaya pek çok amaca hizmet eder bu araç. Peki, bir yer değiştirmeyi ya da bir şeyin karşılıksız olarak diğerinin yerine geçmesini bizim için komik, tiksinç, şaşırtıcı ya da trajik kılan ne? İşte bu noktada kültürün içinden bakarsak güler, iğrenir, şaşırır ya da üzülürüz. Ama azıcık olsun kültürden sapmışsak bu arzu yakıcıdır.

Sapmanın modern birey için barındırdığı olasılık ve olanaklar nelerdir? Neden sapmaktan korkarız? Saparsak ne olur? Jouissance’tan (zevklerin zevki) sonra modern özneyi bekleyen nedir?

Ben bir kurtuluşu değil yıkımı arzuluyorum, ama gene de sapmanın sonucunda gerçekleşen bu yıkımın sunduğu bir imkân olabilir; mesela neyin yalan olduğunu, neyin ne ile örtüldüğünü anlayabiliriz. (Sahte’de bu doğru-yalan, gerçek-sahte meselesi üzerinde çok durdum.) İnsanlar kültüre uyum sağlarken bastırdıkları, dönüştürdükleri unsurların uyanmasından korkmakta haklılar ama kaybedilen şey asla ilk halindeki gibi geri dönmeyecek, bunu bilmek gerek. Biz artık öyle veya böyle kültüre aitiz. Yasaklarla, sınırlarla bağı olsa da ben arzuyu bir hakikat arayışı, daha doğrusu dünyada bir yerde bulunmayı somutlayan bir şey olarak anlıyorum. Jouissance da bizi dünyada kılıyorsa sorun yok, ulaşılmaz olması, ardında hiçbir şeyin bulunmaması dert değil.

İki insanın olduğu her yerde hiyerarşi ve faşizan bir nüve var ise öteki ile olan ilişkimiz bir imkânsızlık mıdır?

En uç noktaya, öykülerimde kimi zaman açık kimi zaman gizli ama hep arzulanan bir şey olarak varlığını duyuran köle-efendi ilişkisine bakalım. Köle ve efendi arasında bir hiyerarşi var mı? Biri şiddet uygulayan, diğeri de şiddete maruz kalan mı? Açıkçası birini diğerine üstün tutmuyorum ve köle-efendi ilişkisinde şiddetin kılıfından sıyrılıp bölüşüldüğünü düşünüyorum. Efendi köleden daha az zorlanmaz. İkisinin de hazzı kendisini diğerinin yerine koyabilme becerisine bağlıdır. Yani aslında efendi köledir, köle de efendi. Hiç kimse asla sadece kendisi (kendi adından ibaret) olamaz. Bana göre mümkün tek ilişki bu kabulle gerçekleşebilir. Ama henüz bu ilişkinin gerçekleştiği bir metin kaleme almadım. Ben şimdiye dek iki insan arasında bilinen anlamıyla bir ilişki kurulabileceğine hiç ihtimal vermeyen öyküler yazdım. Anlatıcım iletişimin toplumdaki hallerini denemez bile. Mesela Bakışın Kirlettiği Ayna’daki “Bakış ve Beden”de kadının, baldırını kaşıdıktan sonra paçasının ayakkabısının bilekliğine takılı kalması öykünün anlatıcısı tarafından kendisine gönderilmiş bir talep, mesaj, hatta kadınla arasında bir ilişki bulunduğunun en önemli kanıtı olarak okunur. Ya da sonraki öyküde anlatıcı aynı kadının güneş gözlüğü taktığını görünce gökyüzüne bakarak onunla ilişki kurar, bu onun kadına bakma yöntemidir, çünkü gökyüzünde somut, kadının gözlüğünde ise sıfat olarak güneş bulunmaktadır. Yine de anlatıcı karakter bunun toplumun “ilişki” tanımına girmediğinin farkındadır, bu noktayı es geçmez ama kendisi açısından durumu değiştiren bir gerçek olarak da görmez.

Bakma-bakılma ilişkisinin varoluşsal bir zorunluluk olduğunu, yani varoluşun ancak ötekinin gözünden geçerek anlam kazandığını kabul edersek, kişisel tarihimiz açısından küçük ya da büyük herhangi bir karşılaşma yeni bir benlik olasılığını da beraberinde getirir mi?

Gören-görülen ilişkisi hem öykülerimde hem de söyleşilerimde en çok üstünde durduğum konu oldu. Tekrara düşmeden bir şey demem zor. Kişi bir kere toplumun içine girmişse artık nereye, hangi ıssız adaya kaçarsa kaçsın görülmekten, kendisine ötekinin gözünden bakmaktan kurtulamaz.  Anlam kazanmasını bir yana bırak, görülmeden önce bir varoluş, benlik, özne yoktur. Yaşadığımız karşılaşmaların toplamından başka bir şey değiliz, biliyoruz; ama benlik konusunu çok mu abartıyoruz acaba, diye düşünmeden edemiyorum.  Evet, anlık bir bakışın travma şeklinde yaşandığı, hayatın akışını birden değiştirdiği öyküler kaleme aldım, ancak bunu benliğin yenilenmesi şeklinde dile getirdiğimi sanmıyorum. Dikkatli bakılırsa görülecektir, benlikten sadece ondan vazgeçiş anında bahsettim.

Özünde ‘ben’ olmayan bir şeyden vazgeçişi anlıyorum. Sormak istediğim şu: söylemsel alanda kurulan ‘ben’den kurtulmanın, o ‘ben’i yıkmanın mümkün olduğu anların hemen ardından neyin geldiği. Eşitler arası bir ilişki imkânsızlık ise, kölenin efendi ve efendinin de köle olduğunu kabulü de bir tür kontrat değil midir?

İnsanı yarıp şurada diyebileceğimiz bir çekirdek, öz yok. Söylemsel alanda kurulan ‘ben’i kabuk gibi soyduğumuzda karşılaşacağımız şey başka bir söylemsel alanda kurulmuş ‘ben’dir. Birini diğerinden ayıramayız, soyutlayamayız. Vazgeçiş toptan olacaktır, olmak zorundadır. Ama vazgeçişle birlikte bizi kültüre bağlayan, kültürün ürünü kılan şalterin atacağını sanmayalım. Ne geri dönmek mümkün ne de kaybettiğimiz şeyi ilk haliyle bir daha ele geçirmek. Köle-efendi ilişkisi bir sözleşmeyle başlar, çünkü bir dilde, ilişkinin geçeceği bir düzlemde anlaşılması gerekir. Öyleyse vazgeçilen ne? Tamam, kültürün tanımladığı, biçimlendirdiği benlikten vazgeçiliyor da, nasıl? Kültürün kodlarını kullanan bir sözleşme bizi yine kültüre mahkûm etmez mi? Üstelik köle-efendi derken bile toplumsal bir ilişkiden bahsetmiyor muyuz, hangi yoldan toplumun dışına çıkılacak? Sorular böyle uzar gider. İzninle öykülerimle sınırlı kalacağım. Öykülerimdeki anlatıcı karakter arzu duyduğunda, yani bilinçdışıyla bedeni birbirine bağlayan akımı içinde hissettiğinde kültürün tanımladığı bir ‘ben’ olarak taşıyamayacağı bir ağırlığı yüklenir. Bir dilencinin peşine takılıp adımlarını onunkilere uydurmaya çalışarak sigortalı işini ve ailesini geride bırakır, vesaire. Sözleşmeyi “Bir Kölenin Eğitim Sorunları” dışında (onda da öykünün sonunda yer alır) kullanmadım ben. Çünkü efendi efendi olduğunun farkında bile değildir. Anlatıcı bu dünyada varolduğu hissine, gerçekliğe ancak alçalarak varabileceği için kendiliğinden boyun eğer.

Epifani sık kullandığın bir edebî araç. Anlık uyanışlar yaşam deneyimine ne katar? Ne eksiltir? Yazınsal bir araç olarak epifani Mehmet Erte’nin yazma deneyiminde nerede duruyor?

Aydınlanmayı karanlığın farkına varmak olarak anlıyorum, yoksa bir ışık görmüyorum. Arzuda Bir Sapma’daki “Uyanış” adlı öykümde çocuk birden gözlerini açar ve pantolonunu ayaklarında bulur, çükü elindedir. Efendisine (kendi cinsel organına) boyun eğmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur, titreyerek diz çöker. Kendisine dokunamaz; ruh ve beden olarak ikiye bölünür. Birinin diğerinin efendisi olduğu iki ayrı kimlik kazanır; efendisi, çocuğun bedeninden ayrılarak öğretmeninin gözlerinden bile ona seslenir. İşte böyle; öykülerimde “ben” her zaman çoğuldur ve yer değiştirmeye meyillidir, ayrıca girdiği sahneye göre rol de değiştirir, “Sapma”da olduğu gibi kimlikleri bir araya toplamaya çalıştıkça dağılır. Az önce de dedim, benliğin yüceltilecek bir tarafı yok. Hayatımda bir uyanış yaşamışsam belki bu yöndedir.

Özellikle Handke metinlerinde sık sık karşımıza çıkan “okura meydan okuma” tavrı senin metinlerinde de belirgin bir nitelik. Okur röntgenler mi? Anlatıcı teşhirci midir? Bir Erte öyküsünün sonunda okur, baktığına bakacağına pişman mı olmalı? Okurun şahitliği ve suçortaklığı konusunda bize neler söylemek istersin?

Anlatıcı da, okur da hem teşhirci hem dikizcidir. Ayrıca benim metinlerimde anlatıcı ve okur birdir; diğer bir deyişle, anlatıcı kendisinin dikizcisidir, okurun önünde soyunur ve onu tahrik eder – kendisinden o(kur) diye bahsedecek denli bölünmüştür. Diğer yandan, katman katman yazan biriyim; aynı metnin farklı tarihlerde yazdığım versiyonlarını üst üste bindirdiğimde çeşitli dönemlere ait hallerim, görüşlerim arasında doğal bir çatışma ortaya çıkıyor. Öteki okura, mesela sana gelince; senin açından herhalde bir teşhirciyim; nasıl bir dikizci olduğunu anlatan bir teşhirci. Seni de içeriyorum, nasıl sen de beni gözlerinde taşıyorsan. Okumanın, konuşmanın alfabeyle, dilbilgisiyle, vesaireyle ilişkisi sadece teknik düzeydedir. Yazar ve okur suçortağı olmasaydı, birbiriyle iç içe geçmeseydi, yer değiştirmeseydi tek bir metni dahi okuyamaz, karşılıklı konuşamazdık.

Öykülerin rutinin, tekrarların tekinsizliğine sıklıkla dikkat çekiyor. Her gün işe aynı yoldan gitmek belanı aramak, ölümü çağırmak anlamına gelebilir mi?

Sıradan olan tekinsizdir, evet. Öykülerimde bir kadının ayak bileğini kaşımasının, bir adamın gazoz kapağını tekmelemesinin, bir çaçanın dokunuşunun, bir dilencinin “bi’lira!” diye bağrışının ve bunlara benzer yığınla küçük şeyin insanın başına ne derece büyük (?) belalar açtığını anlattım. Yalnız ben bu belalara tutkuyla bağlıyım. Ölüm de elbette hemen tutkunun yanı başında.

Cinsel enerji ile yazı arasında bir bağ olup olmadığı konusunda ne düşündüğünü merak ediyorum. Tarihsel ve kültürel bağlamında dirim ve cinsel güç ile yazı arasındaki bağlantı hemen her zaman erkek toplumsal cinsiyeti tarafından vurgulanmış. Senin metinlerinde tınlayan dişi ya da erkek bir yön var mı sana göre? Erkek toplumsal cinsiyetine sahip olman metinlerini etkiliyor mu? Alçalma adlı şiir kitabının “Bir Kadının Duygusal Doğası” adlı bölümündeki öykümsü şiirlerin dışında bir kadın anlatıcın oldu mu hiç? Bir kadın anlatıcı için kalem oynatmak ister miydin?

Erkek ya da kadın olmanın sancısı bir insanın kendi cümlesini kurma, kendisi olma sancısından ayrılamaz. Hiçbir şeyi cinsellikten bağımsız düşünmüyorum, dolayısıyla erkek olmamın belirleyiciliğini yadsıyamam. Ama erkek olmak ne demek? Yazdıklarımın bir bölümünde bu sorunun içine daldım. Bir yerde erkekleri “kadınların bakışına tıkılmış, kadınların gözlerinden bakan ötekiler olarak tanımlıyorum; tersini, yani erkeğin kendisine kadının gözünden baktığı, hatta bir bakıma kadını kendi içinde icat etmek zorunda kaldığı, dolayısıyla dişileştiği durumları daha çok gösteririm. Benim anlatılarımda kadın bir üst-varlıktır. Sahnenin içinde asla tamamen bulunmaz; daha doğrusu, erkek asla kadını bir bütün olarak kavrayamaz, sadece baktığı yöndeki şeyi, bir eli, ayağı, saçı görür, durmaksızın ihtimalleri göz önünde bulundurmak, dolaylamalara başvurmak zorunda kalır onun varlığı karşısında bir konuma yerleşebilmek için. Kadın bu çabalarına rağmen büyük oranda hep kör noktada kalır. Hal böyleyken, üstelik şimdiye dek başka bir erkeğin yerine bile geçmemişken nasıl kadın bir anlatıcının ağzından konuşayım? Bugüne kadar ötekinin adına söz almanın imkânsızlığına çarptım hep, kendime döndüğümde ise başkalarıyla karşılaştım. Ben çoğuldur demiştim, dolayısıyla kadın da ‘ben’de konuşanlar arasındadır, yani ben kadının yerine geçmem, kadını içerdiğim gerçeği karşısında uyanık olabilirim sadece.

Erte öyküleri Arzuda Bir Sapma’dan sonra nereye doğru evrilir?

Ne yazdığımı sorduklarında “bir öykü olmasına çalışıyorum”, “bir şiir olması için uğraşıyorum” diye cevap veriyorum, çünkü öyle veya böyle metnimin bir şey olmasını ümit ediyorum ama bitirene kadar ortaya ne çıkacağını bilemem. Şimdiye dek birbirini doğuran kitaplar yazdım, şu an üstünde çalıştığım metin de doğal olarak öncekilerden filizlendi. Az ve yavaş yazan biriyim. Yakın çevrem kendime çok güçlük çıkardığımı söylüyor. Hayır. Güç olan görmek, her şey durmaksızın değişirken görmek. İhtimaller çoğalıp gerçekliğe kördüğümlerle bağlanıyor ve onu belirsizliğe itiyor – bu durumda gören bir cümle kurmak nasıl kolay olabilir ki?

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: