OLASILIĞIN ŞEHVETİ / MESUT VARLIK

(“Bugünün Yazarları: Mehmet Erte” dosyası içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Yaklaşık son on yıldır öykücülüğümüzün verim açısından yükselişe geçtiğini ve genç öykücülerin bu yükselişte başat rol üstlendiğini, birbirinden değerli birçok üstat eleştirmen dile getirdi, konu hakkında çokça yazılar yazıldı. On yıl öncesine göre sayıca çok daha fazla öykü kitabı yayımlandığı ve öykücü ismin ortaya çıktığı aşikâr.

Bu yeni öykücüler, sayıları azdan çoğa göre sıralanmak üzere, şöyle üç gruba ayrılabilir sanırım:

1- Yazarlığı bir persona olarak üstlenen; dile, anlatıma ve kurguya üst düzeyde özen gösteren; yazıyla ontolojik bir ilişki kuran; ülke ve dünya edebiyatının hikâye birikimini dikkatle izleyen öykücüler.

2- Yazarlığı bir persona olarak üstlenen; kurgu ve akışa, dil ve anlatımdan daha fazla özen gösteren; yazıyla ontolojik bir ilişki kuran ama yazısından çeri-çöpü ayıklayamamış olan; ülke ve dünya edebiyatının hikâye birikimine saygı duyan ve daha çok güncel hikâyeciliğin etkisinde olan öykücüler.

3- Yazarlığı bir fular gibi boynunda taşıyan; kurgu ve akışa gösterdiği özeni dil ve anlatımdan esirgeyen; yazıyla plastik bir ilişki kuran; ülke ve dünya edebiyatının önde gelen isimlerini takip etmeye çalışan ve onların etkisinde olan öykücüler.

Gördüğünüz gibi, bana kalırsa, öykücülüğümüzde bir persona ile fular ayrımı söz konusu. Bu farkı yaratan ise “çöp” ile “plastik” arasındaki ayrımdır. Bu ayrımı, Ursula Le Guin’den ödünç alıyorum. Kendisi, Yerdeniz dörtlemesini yazma serüvenini anlattığı “Rüyalar Kendilerini Açıklamalı” başlıklı yazısının, çocuk kitapları yazmak üzere hazırlanan “yaratıcı” kitapları eleştirdiği bölümünde, şöyle bir saptamada bulunur:

“Kitaplarınızı çok beğeniyorum – gerçek kitaplarınızı yani; çocuk kitaplarınızı okumadım tabii!” Tabii Babacım.

“Arada bir de basit şeyler yazmak rahatlatıcı olmalı.”

Tabii basittir çocuklar için yazmak. Onları yetiştirmek kadar basit.

Bütün yapacağınız, seksi çıkartmak ve küçük kısa kelimeler, küçük salakça fikirler kullanmak, çok korkunç olmamak ve mutlu bir son olmasına dikkat etmektir. Tamam mı? Kolay. Hemen yazın. Haydi.

Bütün bunları yaparsanız Jonathan Livingston Seagull (Martı) bile yazıp yirmi milyar dolar kazanabilirsiniz, Amerika’daki bütün yetişkinlere de kitabınızı okutursunuz.

Ama Amerika’daki bütün çocuklara okutamazsınız. Kitabınıza bakarlar ve o berrak, soğuk, boncuk gibi gözleriyle arkasında yatanları görürler ve bırakıp giderler. Çocuklar, büyük miktarlarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar; daha plastik yemeyi öğrenememişlerdir.

Edebiyat tarihi, çer-çöpünden yeterince arındırılmamış ve büyük oranda bu nedenle zamana karşı duramamış, unutulup gitmiş metinlerle doludur. Bunların hatırlanmaya değer olanlarının kadrini kıymetini bilmemiz gerektiğinin altını çizen isimlerin başında Selim İleri’nin geldiğini söylemeden geçmek olmaz. Selim Bey’in emeğinin altını çizmemin nedeni, bir edebiyatın bütün bütüne çer-çöpten arındırılmış, “steril” bir hale gelmesinin kabul edilemez olmasıdır. Bir alanda hiç çöp yoksa, orada değişim yoktur. Bunun ötesinde, daha beteri, her şey sapasağlam plastikten oluşuyordur; hayat yoktur.

Gerçeği anlamlandırırken

Mehmet Erte’nin öykülerinden konuşmak için neden böyle bir girizgâha ihtiyaç duydum? Çünkü iki öykü kitabını da art arda okurken, yeni bir kalemi keşfetmenin tatmini ve mutluluğu ile “bir garipliği anlamlandıramama”nın arasında kaldım, iki yandan çekiştirilirken buldum kendimi.

“Anlamı net olarak belirlenemeyen, saçma denilebilecek parçalardan bir bütün oluşturabileceğini sanmak hata olurdu. Onu bir bütün olarak ele alırsam eğer parçaların anlamları üzerine akıl yürütmem kolaylaşırdı,” (Bakışın Kirlettiği Ayna [BKA], s. 32) diye düşünmeye başlayınca, az önceki gibi bir başlangıç yapmayı uygun buldum.

Gördüğünüz gibi, önce bütünlüğü üçe ayırdım. Sonra da bu üçlünün tam ortasına yerleştirdim Mehmet Erte’yi. Üstelik ilk öykü kitabı Bakışın Kirlettiği Ayna’nın ilk öyküsü “Hap”ı şu cümleyle bitiyor: “Bu öykünün yazarı Çehov değil” (BKA, s. 15). Çehovcu faydacılıktan uzakta bir kaleme sahip Erte. Bu nedenle de üç nolu gruptan olmadığı çok açık (Çehov’un, elbette, o gruptan olduğunu söylemiyorum! O gruptakilerin Çehov’un “faydacı” öykü anlatım tekniğine “fazla” sarıldıklarının altını çizmek istiyorum).

Ancak bir nolu grup için de Erte’nin öyküleri, bana kalırsa, fazla çer-çöp barındırıyor. Benim böyle değerlendirdiğim, bana bir tür “gevezelik” gelen anlatım tarzının, kendisi açısından bir mantığı olduğunun farkındayım. Bunun gerekçesi de yine aynı öyküde dile getiriliyor:

[G]erçeğin değil, tüm gerçeğin bir anlamı vardır. Tüm gerçeği anlatabilmek ise beceri işidir, herhangi bir gerçekle ilgili olan her gerçeği kavramanız ve bir bütünlük içinde sunmanız gerekir. Gerçekle ilgilenecek bir etiğe sahip olsanız ve zekâ seviyeniz etiğinizi desteklese bile bu zaman ister. Kimse bu tecrübeyi kazanacak kadar zamana sahip olamaz; hadi diyelim ki tüm gerçeği anlatabilme tecrübesini kazandınız, tüm gerçeği dinlemenin de etik, yoğunlaşma ve zaman istediğini unutmayın sakın. Sizi uzun süre dikkatle dinleyebilecek, etik sahibi birini bulduğunuzu varsayalım, inanın bana, dikkatinin bir bölümünü nerede yalan söyleyeceğinizi yakalamak için harcayacaktır. Bu durumda sizi anlamasını beklemezsiniz herhalde. Anlaşılmayacağını bile bile tüm gerçeği söylemek için zamanınızı ve enerjinizi heba etmek ister misiniz? Hayır. O zaman hiç denemeyin. (BKA, s. 12)

Sanırım Erte, “tüm gerçek” derken “hakikat”i kastediyor ve onu anlatmanın peşinde. Ancak bunu gerçekleri tüm yönleriyle ve sahip olduğu tüm olasılıklarla anlatarak başarmanın yolunu seçiyor. Sorun da galiba buradan kaynaklanıyor. Zira gerçeği tüm yönleriyle anlayabilmek de, anlatabilmek de, ne kadar becerikli olursanız olun, sizi dinleyen de ne kadar etik sahibi olursa olsun, imkânsızdır. Bir “göz kırpma süresini” ele alalım:

Yazarken bir düşün zamanı işliyor, bir göz kırpma süresine nice şey sığıyor. Hayır… Hayır! Yaşarken de bir göz kırpma süresine nice şey sığıyor; yazmak başımızdan geçenin niteliğini ve niceliğini ortaya çıkaran, bir göz kırpma süresine nelerin sığdığını gösteren bir eylem olsa da, ben kendi maceramı ister aşsın ister aşmasın bir düşün içinde olmak, ama bir gölge gibi değil, tüm varlığımla olmak, düşüncelerimi geçmiş ve gelecek arasına gerilmiş cambaz ipinden kurtarmak için yazıyorum. (Arzuda Bir Sapma [ABS], s. 46)

Evet, bir “göz kırpma süresi” sayısız eylemi, olayı, olasılığı kapsar ve bunların gerçeklikleri de bir o kadar çok sayıdadır. İşte bu olasılık çokluğunun şehvetine kapılarak Erte, olasılıkların peşine düşüyor. Bu “olasılık” meselesi Bakışın Kirlettiği Ayna’daki “Delik” öyküsünde şöyle dile getiriliyor:

Gerçekte ne yaşandığı belliyken insan neden geçmişe yönelik olasılıkları söz konusu etsin? Önemli olan elbette gerçekte ne olduğudur; ama gerçekte olanı önemli kılan, hangi olasılıklar arasında gerçek olma şansına eriştiğidir. Ancak bu olasılıklar gerçekte olanı anlamlı kılmak şöyle dursun, daha da anlamsızlaştırır. Bu anlamsızlaşmanın sonucunda, gerçekte olmayan şeyler değer kazanır. Bu değeri hak edip etmediklerine dair duyulan kuşku onları tekrar tekrar ele almak zorunluluğunu doğurur. Ve bu sırada elbette gerçekte başka şeyler olmaya devam eder (BKA, s. 56-57).

“[G]erçekte başka şeyler olmaya devam” ediyor ve öykünün akışı ile gerçek zamanın akışı arasında, olasılıklar peşinde dönenip dururken, uyuşmazlık gelişiyor. Olasılıkların peşine düşmeler, konudan sapmalar, sonra yeniden konuya dönmeler… Bunların hepsinin hikâye anlatma geleneği içerisinde vazgeçilmez yere sahip unsurlar olduğunun farkındayım. Yoksa Cervantes’ten Saramago’ya, Refik Halid Karay’dan Hasan Ali Toptaş’a birçok yazarın metinlerinden bu tür örnekler verilebilir. Ancak buradaki sorun; Erte’nin, ne yazık ki, sohbetin yerini gevezeliğin aldığı bir dönemin öykücülüğü içerisinde yer almasında. O nedenle, şunun altını çizmek isterim ki bu yazıda söylediklerime verdiğim örnekleri Erte’nin öykü kitaplarından seçiyorum ama aslında içinde bulunduğu öykücü nesle yöneltiyorum eleştirilerimi.

Örneğin, Arzuda Bir Sapma’daki “Sapma” öyküsünde “Bir konuya açıklık getirmeden maalesef öyküye dönemeyeceğim,” (s. 48) diyor ve 1,5 sayfalık bir paragraf boyunca, maalesef, sadece lafı uzatıyor. Az önce yazarın (ve neslinin), “olasılık çokluğunun şehvetine” kapıldığını söylerken, yazarın (ve neslinin) bunun farkında olmadığını düşündüğüm için söylemedim. Farkında ve belli bir niyetle yapılıyor bu, en azından Erte’nin niyeti şu ki:

Konuyu ayrıntılarıyla işliyorum ama tezgâhtarlar [ya da herhangi bir şey—M.V.] için bir el kitabı yazmak gibi bir niyetim yok, okur lafımın isabet ettiği noktanın çevresindeki alana kör sağır kalmadığımı anlasın ve beni dargörüşlülükle suçlamasın diye paragraf böyle uzadı gitti. (ABS, s. 88. Bahsedilen paragrafın uzunluğu yaklaşık 2,5 sayfa.)

Kapılınan bu şehvet, okurun sabır sınırlarını zorlamanın dışında,[1] iki sorun ortaya çıkarıyor:

1) “Olasılık” balonunu öylesine şişiriyor ki ortaya çıkanlar içerisinden bir öykü kotarabilmek için bazı yerlerde açıklama yapma, netleştirme ihtiyacı duyuyor.

2) Hikâyeye konu edilen özne ve nesneleri yazarın aynı zamanda bir alegori (veya metafor[2]) olarak da görmesi, laf kalabalığını garipsemesini engelliyor. Üstelik bu alegorik bakışın şehvetine kendisini öylesine kaptırıyor ki hikâye etmeyi es geçiyor;

i) ya öyküde gösterilmesi gereken şeyler söylenip geçiliyor,

ii) ya da didaktizmin tuzağına düşülerek “ders” verilerek[3] öykü bağlanıyor.

İncecik anlatmak

Elbette bütün bu sorunlardan azade öyküleri de var Erte’nin. Mesela, Arzuda Bir Sapma’daki “Isırmaca” öyküsü. Anlatmak istediği “incecik şey”i kısaca anlatıyor. Öykü, bir sayfa sürüyor. Aynı kitaptaki “Bi’lira” (4 sf.), “Berduş” (1,5 sf.) ve “Dilenci” (1,5 sf.) öykülerini okuduktan sonra, kitaba şöyle bir not aldım: “Son üç öyküde; ya başka bir şey yapıyor, ya da yapmaya çalıştığı şey için daha uygun bir dil kuruyor.”

Erte, dikkatini “incelikler”e odaklayan sayılı öykücülerimizden biri; belki de bunu en iyi yapanlar arasında sayılmalı. Ancak maalesef bu incelikleri öyle uzata uzata anlatıyor ki okura gına getiriyor. Oysa incelikleri, incecik anlatmayı başarabilen bir kaleme sahip.

Arzuda Bir Sapma kitabındaki “Gazoz” öyküsünde, saatler boyunca bir kafede neden oturduğunu merak eden, bu sırada garsonların ve bir dolu, bir boş gazoz şişelerinin gelip gittiği ortam içerisinde ne yaptığını anlamlandırmaya çalışan bir kahramanın gözünden anlatılır olay. O sırada şöyle bir cümle okuruz: “Garson yine geldi. Ya da, yine bir garson geldi: ilkini yineleyen ve kendisinden sonrakiler tarafından da yinelenecek olan bir garson” (s. 93). Erte, gördüğü inceliği böylesine derinliğiyle anlatabilen bir dile sahip. Gevezeliğin iştahına kapılmadığı zamanlarda kristal tanesi gibi parlayıveriyor cümleler. Öykü şöyle sona eriyor: “Garsonlar kollarımdan çekiştirirken ‘Bir gazoz!’ diye haykırdım. Allah’ım bana neydi cevaplardan… ‘Bir gazoz istiyorum!’ Allah’ım tek arzum huzurdu. Bana gazoz getirip dursunlardı, karışmasınlardı! Gazoz şişelerinin nasıl boşaldığı umurumda bile değildi…” (s. 94).

Bir öyküsünde; “Yazmayı ne seviyorum ne de sevmiyorum. Bu dünyaya benimle birlikte gelen ve yalnızca bana özgü olan şeyi kavramanın bir yolu benim için yazmak. Benim olmaya direnen hayatla yazarak başaçıkmaya, bir hayatı hayatım kılmaya çalışıyorum” (ABS, s.46) diyen Erte’nin kendine özgü yakaladığı ruhu, bana kalırsa, “Gazoz” öyküsünden alıntıladığım sözler yansıtıyor: Bitmek bilmeyen bir anlamlandırma çabası ile huzur arzusu arasında kalmış, iki yandan kollarından çekiştirilen insanlık. (Kitapları okurken içine düştüğüm durumu anımsatmıyor mu?) Anlam ve huzur arasında çekiştirilen karakterleri ise hafızayla malûl: anlatılan eylemlerin (geçmişte veya ânda) olası halleri ve nedenleri üzerinden ilerleyen bir hikâyelemeye dayanıyor öyküleri. Bu malûliyetin kökeninde belki de, alıntıdan da anlaşılacağı gibi, “ben” meselesine fazla takılmak yatıyor olabilir.

Erte’nin öyküleri üzerine söylenmesi, konuşulması gereken daha birçok konu bulunuyor: Öykülerindeki kadın-erkek meselesi, somuttan soyuta geçişlerdeki ayrım, vs. vs. Ancak, başta söylemem gerekeni şimdi söylemiş olayım, bu yazıda sadece “lafı uzatma” konusuna odaklanmayı tercih ettim. Belki konuyu “daha fazla uzatmadan” Salâh Birsel’den bir alıntıyla bağlamak isabetli olacak: “Bir şiir. Yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen kelimelerden meydana gelir… Bir şiirin güzelliği, kendi dışında bıraktığı kelimelerin sayısıyla doğru orantılıdır…”

Neden yazılır ki zaten…

Az önce Erte’nin incelikli ve derinlikli bir kaleme sahip olduğunu söylerken sulu bir romantizmden bahsetmiyordum. Buyrun, Bakışın Kirlettiği Ayna’nın “Vazgeçilmiş Renk” başlıklı, altı parçadan oluşan son bölümünün –ve dolayısıyla kitabın– son cümleleri:

O renk artık sevilmediği için değil, o renge ihtiyacımız olmadığı için değil, o rengin hayatımızda bir anlamı olmadığı için değil… O rengin taşıdığı duyguyu, kokuyu; o renkle çıkılacak macerayı (o rengin alanında yaşamayı) göze alamadığımız için… Kader çizgimizin rengini koyulturken bir bulamacın içine atarak vazgeçtiğimiz o renk… (s. 126)

Söz buraya geldiyse, Turgut Uyar’ın Bir Şiirden kitabındaki şu sözlerini öykü için bir kere daha düşünmekte fayda var sanırım: “İnsanlar neden şiir yazarlar ki zaten? Günahlardan arınmak ya da görüş belirtmek için değil, geride kalan her şeyi toparlamak için.”

[1] Bakışın Kirlettiği Ayna’da şöyle bir cümleyle karşılaşıyoruz: “Balonu bir yere kadar şişirebilirsiniz, fazla üflerseniz patlar. Amacım balonu patlatmak değil ama onu eşiğine kadar şişirmek ve gizli kalan büyüklüğünü görmek istiyorum” (s. 122). Bu çocuksu merak, maalesef, her zaman sınırında durmuyor ve ayarsız bir şehvete dönüşerek balonu patlatınca da üflemeye devam ediyor. Örneğin “Sapma” öyküsünün son dört sayfasını okumaya dayanamayıp, öykünün sonuna geçtiğimi itiraf etmeliyim.

[2] Bakışın Kirlettiği Ayna’dan bir örnek: “O mu hayatını metaforlar aracılığıyla kurguluyor, yoksa ben mi onun hayatını ancak bazı metaforlar aracılığıyla anlayabiliyorum.” (s. 124)

[3] Bu sorun özellikle Arzuda Bir Sapma kitabında öne çıkıyor. Üstelik, daha birçok örneğin yanında, neredeyse yarım sayfalık “Sözleşme” öyküsünde dahi bu tuzağa düşülüyor.

BakisinKirlettigiAyna_2inci

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: