MEHMET ERTE EDEBİYATI ÜZERİNE UYUMSUZ OKUMA NOTLARI / FERYAL TİLMAÇ

(“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Karanlık bir çağda yaşıyoruz. Kapitalizm insan ruhunu bir köşede unuttu. Dayattığı değerler hiyerarşisini kabul etmeyeni uyumsuz ilan ederek oyunun dışına itiyor. Derinlemesine düşünen tedirginleri sevmiyor. Uyumsuzlar: Sistemin dilediğince üretip, tüketmeyenler. Uyumsuzlar: Ayrıntıları kurcalamayı sevenler. Oysa sadece şeytan değil, melek de orada gizlidir. Edebiyat bu anlamda son adalarımızdan biridir. Kıyıda köşede bırakılıp görmezden gelineni, dahası üzeri örtülmeye çalışılanı görmeye, göstermeye eğilimlidir çünkü. Günün şartlar bütünü içinde okurun daha fazla ilgisini çekebilecek, eleştirmenlerce de meselesi olan yazar diye kutsanmasını sağlayacak konuları da bir yana bırakıp, oluş halindeki dünyanın değişmez özüne, insan ruhuna odaklanan yazarlar var bir de. Minör edebiyat diye tanımladıkları bu mu? Varsaydığımız dünya, insan algısının deneyimlerinden başka bir şey değilse, insan ruhundan daha önemli ne olabilir, bundan fazla anlaşılmaya değer olan ne? Mehmet Erte’yi de okuyarak, yazarak ruhun kuytularına dalmaya çalışan o azınlık içinde görüyorum. Öykülerinde, insanın karanlığına bakmaya, onun dışarı yansımalarını görmeye, göstermeye, bilinçdışında olanı bilinç düzeyine çıkarmaya kararlı bir mercek tutuyor. Öyle ki, şeyleri bir başkasının dikkatli bakışından yakın çekim görmenin zevkiyle sürdürürken okumanızı, ima edilen yazarı, öykülerdeki ana karakterler oluyor bunlar çoğunlukla, ehliyetsiz bir analist hevesi içinde, zihninizdeki divana yatırmak isteğiyle dolup taşıyorsunuz. Arzuda küçük bir sapma!

Başkalarını anlamak isteyen, önce kendi karanlığından başlamaz mı işe? Genelde sanatın bütün alanlarının, özelde yazmanın bana yıllardır dönüp dolaşıp düşündürdüğüdür:  Sanatsal ifade yordamıyla sağaltım bir mit mi? İnsan yazarak kurtulabilir mi ruhunun yüklerinden kolayına? Psikanaliz ve rüyaya ne kadar benzer yazmak? Bilinçdışının karanlığını yaza yaza seyreltebilir, içeriği parça parça bilince getirebilir, psikanalize benzer bir yöntemle anladıkça, aydınlattıkça ağırlıklarından kurtulabilir miyiz? Ya da bilinçli rüya görmeye benzetebilir miyiz bu soydan yazmayı? Psikanalizin apaçık, çıplak gerçeğe olan tutkusunu biliyoruz. Şeyleri olanca kütlüğüyle karşılamayı önerir. Oysa yazmak sanat katına çıkarmak kaygısıyla değiştirir. Karar, karıştırır, ekler, eksiltir ve gerçekle hayal edilen, olanla olmayan arasındaki sınırlar belirsizleşir. Sonunda yazanın da kendi gerçeğini tanıması enikonu zor hale gelir. Belki yazmak bu anlamda psikanalizden çok, bilinçli rüya görmeye benzetilebilir. Yazarak geçmişi geride bırakmak olası mıdır? İnsanın esenliği doğrudan geçmişi geride bırakmakta, henüz olmayan ve olduğunda da an be an şimdiye dönüşecek olan gelecek için endişelenmeye son vermekte, demek ki şimdide yaşamakta ise, bu özel duruma ulaşabilmek zorlu bir çaba gerektirmez mi? Değerli olan hiçbir şeye ulaşmak kolay değildir. Kaldı ki zihin bu konuda çelişkili biçimde isteksiz görünmekte, deyim yerindeyse kendine tuzaklar kurup durmaktadır.

İnsan zihninin geçmişi geride bırakmak konusundaki beceriksizliğini, isteksizliğini anlatan bir Zen hikâyesini Eckart Tolle’den okumuştum. Tanzan ve Ekido adında iki Zen keşişi yaşadıkları tapınağa dönmek üzere yola çıkarlar. Yağmurla çamura bulanmış kırlardan geçmektedirler. Bir köyün civarında, bataklığa dönmüş yoldan karşıya geçmeye çalışan bir kadın görürler. Kendi kendine geçmeye çalışırsa üzerindeki ipek kimono berbat olacaktır. Bunun üzerine keşişlerden biri kadını kucaklayıp karşıya geçirir ve iki arkadaş yollarına devam ederler. Saatler sonra yaşadıkları tapınağa yaklaştıklarında Ekido kendini daha fazla tutamaz ve Tanzan’a “Neden onu yolun karşı tarafına geçirdin?” diye sorar, “Biz rahiplerin böyle şeyler yapmaması gerekir.”  Tanzan yanıtlar “Ben onu saatler önce bırakmıştım. Sen hâlâ taşıyor musun?” Belki de yapmamız gereken bu. Canhıraş, emek ve enerji harcayarak yüklerden arınmaya çalışmaktansa, onları en başında hiç yüklenmemeyi öğrenmek. Öğrenebilmek. Özgürleşmeyi ararken bilim ve sanat dışında incelikle izlenebilecek bir üçüncü yola çıkarır bu düşünce bizi. Mehmet Erte’nin kimi öykülerinde metafizik düşüncenin iyiden iyiye kendini gösterdiğini görmek, çağrışımlarımı bu noktaya vardırdı sanırım. Yazarını şaşırtabilir bu düşünce belki ama ne olsa her öykü onu okuyanın zihninde yeniden yazılır. Yazı biraz da bu yüzden okuyanındır.

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

Arzuda Bir Sapma / YKY / Öykü

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: