ROMANDA ARADIĞINI ÖYKÜDE KAYBEDEN YAZAR / OYLUM YILMAZ

 (“Bugünün Yazarları” dosyası, “Mehmet Erte’nin Yazın Dünyası Üzerine 6 Görüş” bölümü içinde), Kitap-lık, Ocak-Şubat 2016

Kuşağımın yazarlarının gittiği iki anayol var, biliyorum. Biri gerçekmiş gibi yapmak, diğeri bu -miş gibi yapmayı mesele edinmek. Siyasi bakış açısını ortaya koyan, minör hikâyelerden toplumcu bir bakış açısı yaratmaya çalışan, gündelik dile hâkim, yüzü toplumcu gerçekçiliğe dönük ama bir yandan da bu gerçeğin yalanına sinik bir tavırla dokunabilen metinler üretiyor romanda ve öyküde gerçeğin yolunu arayanlar. -Miş gibi yapmayı mesele edenlerin ise işi biraz daha zor:  Metnin bireye odaklı doğasına kafa yorup gerçekten çok hayale, sahicilikten çok sahteye dokunan sularında gezerek yeni romanı yeni öyküyü arıyorlar. Tıpkı Mehmet Erte gibi.

Gerçeğin yolundan çıkanlar için yazmak evet zor, çünkü dilimiz edebiyatının temel meselesini oluşturuyor gerçek. Geç Osmanlı’dan günümüze edebiyatçılarımız hayallerden, rüyalardan, masallardan, efsanelerden korkup kaçarlar hep, bütün bunlar tehlikelidir çünkü, edebiyatı tutup geçmişin ve geleneğin kuyusuna atabilirler çünkü. Bundandır ki ân geçer zaman geçer bizde tür edebiyatı bir türlü gelişemez, sıradışı bir kendine özgülüğe hapsedilir bu türlerde kalem oynatan yazarlar. Hele iş bir parça deneyselliğe, romanın ya da öykünün yönünü değiştirmeye geldiğinde… Edebiyat tarihimizde örnekleri yok mu, var tabii, ama bu çabaların üzerinden en az bir kuşak geçtikten sonra değerleri biçilir; yaşarken, yazarken edebiyat kulisleri tarafından ya görmezden gelinir ya da bildiğimiz gibi genellikle önleri alınır, önleri kesilir.

Mehmet Erte’yi okurken, daha ilk satırlarından itibaren bu tür düşünceler dolaşıp durdu içimde. Bir de üstüne üstlük yazarın edebî yaklaşımı konusunda ciddi odaklanma sorunları yaşıyordum. Keyifle okuduğum iki kitabının, yani bir öykü kitabı olan Arzuda Bir Sapma ile bir roman olan Sahte’nin öyle büyük farkları vardı ki… Hani nasıl desem, birisi bu kitapları iki ayrı yazar yazdı dese inanacağım. Sözünü ettiğim farklılık öykü ve roman arasındaki türsel farktan da ileri gelmiyordu üstelik. Hani nasıl desem, sanki Erte, romanda aradığını öyküde buluyordu, öyküde bulduklarını romanda kaybediyordu. Bir yazara odaklanmak neymiş, onu tanımak, tanıdığını sanmak da neymiş… Mehmet Erte tam bu noktada kuşağının da dışına çıkarak yakalanmayı, tanınmayı, alıntılanmayı −ve onun bedeli olan sevilmeyi de elbette− reddediyor, her şeyden önce. Sonrasına gelince…

“Allah canını almasın, bu bir roman değil ki!”

Sahte, deneysel bir roman. Roman yazma üzerine bir roman. Hadi, yazarın ağzından söyleyeyim, roman yazma üzerine bir gevezelik. Roman yazmak üzerine yola çıkıp yazmadan yolu bitiren, ben anlatıcının kalabalığını, bir kitabın yazarı haricinde ait olduğu −editör, çevirmen, yayıncı, dizgici, okuyucu, eleştirmen− ticari elemanları, yazarın karısını, kahramana yaratılması gereken geçmişi-geleceği, hepsini içeren ama aslında hiçbirine sahip çıkmadan, roman olmadan, bütün bu her şeyi bir önsözle bitiren bir anlatı macerası. İsmiyle müsemma, sahte!  Romanın türsel olarak bireye odaklanma çabasının, bireye aslında hiç odaklanamamış, ve zaten odaklanamayacak olmasının etkileyici bir parodisi. Bu parodinin içinde romancının bir kahraman olarak yeniden doğuşu var, bu doğumun ölüdoğum oluşu var, ara bölümlerde kayboluşlar, bulunuşlara dair çeşitli vaatler var. Sözgelimi roman olmayan bu kitabın eleştirmeni de meşhur bir eleştirmen, bugüne kadar hiç eleştiri yazmamış meşhur bir eleştirmen!

Böyle böyle tutunacak tüm dallarımızı kırmakta, romanda kutsadığımız tüm unsurları birer birer içimizden, ayağımızın altından çekip almaktadır Erte. Son olarak da bizzat yazarın kendisini…

Sanat delik deşik bir paçavra. Ve tehlikeli… Sinemadan çıktığınızda hayatımızın ve zamanın akışında bir büyü olduğu sanrısına kapılabiliriz. Radyoda dinlediğimiz bir şarkı ya da okumakta olduğumuz bir kitap, içinde bulunduğumuz ânın, gerçek değerinden daha büyük ve farklı bir anlam taşıdığını düşündürebilir bize. Buna mani olmak, insanı hak etmediği yerden indirmek, alçaltmak için yazıyorum.

Ritüelim yoktur. Yazmak’tan bir âyinmiş gibi bahseden, imge denizinde sarhoş bir gemi gibi ilerleyen kimselerden hoşlanmam. Bana bir âyinin içinde olduğum hissini verecek her şeyden uzak dururum. Akıcı yazdıktan sonra tükenmezkalem ile Mont Blanc arasında fark yoktur benim için.”    

Oysa yazarın son öykü kitabı Arzuda Bir Sapma, gerçek anlamda bir ruh kazısı. Öyle derinlikli, öyle ısrarcı, öyle canyakıcı gidiyor ki, öyküye bu fazla mı acaba dedirtip, okurunu yine şaşırtıyor. Çocukluktan ergenliğe, ilkgençlikten yetişkinliğe ilerleyen öykülerde insanın en kösnül, en takıntılı ve belki de en gerçek hallerini kurcalıyor Mehmet Erte.  Sıradanın içindeki kötücüllüğe de değiyor. Kıskanmayı, hevesi, insanı bir yandan yokluğa sürükleyecek, bir yandan da kahredici bir şekilde, hiç hükmündeki tutkuyu yazıyor. Romanda kaybettiğini öykülerinde buluyor demiştim ilk başta. Belki de bu, yazarın yazın evreninin merkezi olabilir: Bireyin dildeki varlığını romanda kaybedip öyküde o varlığın sıradanlığına hükmediyor, hiçliğine varıyor. Neden olmasın?

Res1 (10)

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: