“ALÇALMA”: MODERN, KIZGIN VE ÇARESİZ BİREYİN ŞİİRLERİ / ALİ EMRE

Hece, Aralık 2010

1978 doğumlu Mehmet Erte’nin ikinci şiir kitabı Alçalma. 2003’te yayımlanan ilk şiir kitabının adı Suyu Bulandıran Şey. Bir de öykü kitabı var: Bakışın Kirlettiği Ayna.

“Alçalma”, “Bom”, “Herkes Kadar Yansıtabilirim Işığı”, “Olmayan” ve “Bir Kadının Duygusal Doğası” adlarını taşıyan 5 bölümden oluşuyor kitap.

Kitaba adını veren “Alçalma” adlı altı bölümden oluşan şiir, soru ve cevap cümleleriyle başlıyor. Erte’nin ilk kitabında olduğu gibi, yer yer örtük bir tasavvuf diliyle bütünleşen dizelerde, modern zaman görüntüleri ve eleştirileri öne çıkıyor. Yoğun, şaşkın, çaresiz fakat bilgeliği, konuşkanlığı da elden bırakmayan bir özne konuşuyor önce. Konuşturuluyor daha doğrusu. Kitaptaki dünyayı ve şairin poetik tutumunu da özetleyen dizeler aslında bunlar:

Nereye gidiyorsun?

–Kuşlar ne yöne gittiklerini bilmiyorlar fakat hep doğru yere varıyorlar.

Neyle yükümlüsün?

–Sırtımdaki yükü indirdiğimde bileceğim bunu.

Sana ne söylendi?

–Doğrusu pek çok şey ulaştı bana kablolar ve radyo dalgalarıyla.

[“Alçalma”, s. 11]

Eklektik ve canlı bir şiiri var Mehmet Erte’nin. Süreğen, bütünlüklü ve tek katmanlı olmaya tahammülü de, takati de yok. Ara geçişlerle, birbirinin yerine ikame edilen öznelerle, çokyönlü bakışlarla büyüyor şiir. Sürekli ayak değiştiriyor. Öykü, resim, sinema, müzik, felsefe, gündelik hayat ve tarih alanlarından devşirilenler eleştirel bir bakışın etrafında yahut merkezî bir fiil ya da sözün toparlayıcılığına yaslanarak bir araya getiriliyor. Sıçramalı bir şiir bu. Muhkem, belirgin, değişmez bir omurgaya sahip değil. Adressiz. İstikameti bulanık ve çoğul. Dağılarak, saçılarak, gezinerek, paralel algılamalara yönelerek sürdürüyor aranışını ve kavrayışını. Şiirin bütününü göz önünde bulundurarak merkezî bir görüntüye yahut iletiye ulaşabiliyoruz bu yüzden.

İlk kitabındaki “çatma / çatışma” olgusunun ikinci kitapta da devam ettiğini söylemek mümkün Mehmet Erte’nin. Yine, ilk kitapta olduğu gibi, ilahi bir tonla, sık sık Tanrı’ya seslenişlerle açımlanan bölümler de var. Dinsel bir nitelik de taşımıyor sonuçta bu yaklaşım. Eleştiri, sorgulama ve teşhir etme; dinî inançla bütünleşen bir kimlik ve kişilik algısı eşliğinde yapılmıyor. İnancını, küfre yaklaşarak / sokularak / abanarak sınayan biri olup olmadığı konusunda da fazla bir veriye ulaşamıyoruz. Şiirde konuşan özne(ler) eleştirdikleri şeylerin içinde döneniyorlar çünkü. Onların diliyle konuşuyorlar. Onların yaptıklarından kaçınma, uzak durma konusunda belirgin bir tavır ve tutum sahibi değiller.

Öznelerini verili dünyadan ayrıştırmıyor Mehmet Erte; kurtarmıyor, sağaltmıyor, arındırmıyor. Onlara bir kader, bir istikamet dayatmıyor. Ara sıra dışarıdan bakmalarını sağlıyor sadece; ara sıra durup düşünmelerine, soluklanmalarına, iğrenmelerine, sövmelerine izin veriyor. Bu gerilim ve sıkışmışlık içinde kısa ve sert varoluş boyutlanmaları da kazanan şiir diriliğini, zenginliğini de yitirmemiş oluyor. Özneleri de sarıp sarmalayan bu eleştiri ve çatışma olgusu, sonuçta şiirin en temel enerji kaynağı hâline dönüşüyor.

Alçalma’da, insanla ilgili çokboyutlu değer yitimi ile; insanın düşmüşlüğünün sonuçları, görüntüleri ile sık sık karşılaşmak mümkün. Düşüş ya da düşkünlük konusunun bir şaire çok fazla olanak ve malzeme sunacağını, anlatımı çeşitlendirmede önünü açacağını, kişiyi merkezden uzaklaşmanın getireceği farklı bir enerji çemberine yönelteceğini biliyoruz. Modernizm, toplum, ekonomi, aşk, kadın-erkek ilişkileri, ahlâk, eğitim, itaat, isyan, tüketim çılgınlığı gibi alanlara sokularak şiirin mekânını genişletmek ve sesini çoğaltmak için elverişli bir seçim bu. Mehmet Erte de bu olanakları iyi kullanıyor. Fakat daha çok tespit ederek, göstererek, çatıp kızarak yapıyor bunu. Alçalma ile, düşkünlük ve ahlaksızlık ile ciddi bir hesaplaşmaya girmiyor şair. Süreğen ve anlam aşılayıcı bir didişmeye izin vermiyor. Hayıflanıyor, kızıyor fakat son çözümlemede “bırakıyor”:

“Kendini müziğe bırak, dansa bırak

Kendini dalgalara bırak

Kendini bırak

Bırak!

Bırak kurt kemirsin seni

Mademki kurdun dişine göresin.”

[“Alçalma”, s. 13]

Alçalma şiirindeki özne(ler), bitmeyen bir yolculuğa yazgılı adeta. Gözlerin, kulakların, kalbin sorguya çekileceğini, her bir uzvun konuşup tanıklık edeceğini, kadınların çözdüğü her düğmeye pişman olacağını, erkeklerin o düğmelerin iliklerinden geçeceğini bilmekte fakat çabalarının o ateşi harlatmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünmektedirler. Canda gizli kalan bu ıstırabı sonuna kadar çekmeye meyillidirler. Kimi zaman “Tanrım, geçir bizi karşıya!” diye yakarsalar da içinde bulundukları durumu şu dizeler daha iyi özetlemektedir:

“Yazıklar olsun

hakikatin ışığında yürüyüp de

hakikatle savaşanlara!”

[“Alçalma”, s. 15]

Farklı yüzler ve sesler, farklı mekânlar ve görüntüler, geçmiş zaman, geniş zaman, emir kipi gibi farklı zamanlar arasında dönenip duran söz konusu şiir; her şeye rağmen boyun eğmekten uzak durarak şimdiki zamana yönelik bir dönüştürme umudu, bir direniş çıngısı bularak ilginç bir şekilde sona ermekte:

“Siz şiir yazın

Ben kavgaya adam çağırıyorum.”

[“Alçalma”, s. 21]

Kitabın ilk üç bölümünde “kızgınlık”, son iki bölümünde ise “ayrılık ve sevgi” temaları baskın. Toplumsal eleştirinin açıklık ve derinlik kazandığı beş şiirlik “Bom”da yer alan “Turunç Bahçesine Giren Balta” şiirinin 4 dörtlüğünde birer filozofun adı geçiyor: Schopenhauer, Lichtenberg, Kierkegaard, Heidegger. Bu şiirdeki “Pazartesi sabahı İstiklâl Marşı okunacak okulda / Yetti Türkçeyle yaptığın gâvurluk, geç haz’rola!” [s. 26] dizeleri anılmaya değer.

Kitabın dördüncü bölümü olan “Olmayan”da, farklı bir tarih ve coğrafya perspektifinin öne çıktığı şiirler yer alıyor. Bölümün “Taşlarda Bulduk Bu Canı” başlığını taşıyan ilk şiirinde eklektik bir tarih düzlemi, tarih tomarı var. Helen, Pers, Osmanlı ve Cumhuriyet adları bir arada zikrediliyor. “Toynak” ve “taş”, şiirin can damarı olan sözcükler olarak kullanılıyor. Ahmed Arif’in “Anadolu” şiirini çağrıştıran acılı, hüzünlü fakat örtük bir anlatım var şiirde:

“Toynak izleri dalgalarda

Toynak izleri yediğimiz ekmekten içtiğimiz suya her şeyde

Ezilmiş gök, ezilmiş rüzgâr, ezilmiş ışık

Bir atın silkinişi bölüyor uykumuzu

Her gece bir korkunun kılıncını çekiyoruz taşlara karşı”

[s. 47]

Kitabın son bölümü “Bir Kadının Duygusal Doğası” başlığını taşıyor. Bu bölümdeki 9 şiir de şiirsel birer mektup formunda yazılmış. Büyük, uzun bir şiirin dokuz ayrı bölümü de denebilir. Şiirler, bir süreliğine yurtdışına çıkmış bir kadının iç dünyasını, hatırlamalar yoluyla gözler önüne seriyor. Acılar, özlemler, sevinçler, beklentiler, hayıflanmalar birinci tekil ağızdan aktarılıyor. Şairin, sevgilisinden kendisine yönelik duygu aktarımları izlenimi veriyor anlatılanlar. Diğer bölümlere göre daha sıcak, daha içten bir anlatım egemen.

Kentli, modern ve eleştirel ağırlıklı bir şiir yazıyor Mehmet Erte. Pastoral özellikler yok onun şiirinde; doğa yok; köy kasaba yok, çiçek böcek edebiyatı yok. Zamanın ruhu denen şeyi kavrayan ve fakat ona diklenen, kafa tutan, onun bir parçası olmaktan kurtulamasa da onu teşhir etmekten, küçük düşürmekten de geri durmayan bir yaklaşıma sahip. Epik özellikleri de içkin olan kara bir lirizm var şiirinde. Eskitilmiş duyarlıklardan uzak duruyor. Sulugözlü, mıymıntı bir anlatıma, baygın söyleyişlere, nostaljik aranışlara yüz vermeden aktarıyor duygu ve düşüncelerini. Seslenişler, düzyazının olanaklarından yararlanılan bölümler, ünlemler, kesik cümleler, kimi argo yahut kaba sözcükler şiirin zindeliğini pekiştiriyor. Şiir genellikle bir konuşma formuyla kurulduğu için akışkanlığını yitirmiyor. Güncel olana dönük dikkatler eleştiri ve ironi ile bütünleşerek şiiri benzetmelerden, eğretilemelerden medet ummaya yöneltmiyor. Şiirin zayıflar gibi olduğu bölümlerde de oldukça başarılı, sıkı dizelerle sözü toparlamayı biliyor şair. Güçlü, ateşli dizelerle başlayan şiirler, modern dünyaya / insana açıldıkça diri bir ses bulmakta zorlanmıyor zaten:

“Tutuştu mu bir kere ateş, besleyeni çok olur” [“Alçalma”, s. 18]

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: