MEHMET ERTE’NİN İKİ KİTABI / ORHAN KÂHYAOĞLU

Kitap-lık, Ekim 2010

Mehmet Erte’nin, ikinci kitabı Alçalma ile birlikte derinleşip çeşitlenen bir şiire yol alışını görüyoruz. Bu şiir; zaman’la zaman-dışı, tarihle tarih-dışı arasında sallanan bir imgeler sarkacıyla hayat buluyor. Dolayısıyla da, bu şiirin köklerinde sembol ve metaforun özel bir yeri, önemi var. İlk şiir kitabı Suyu Bulandıran Şey’de ağırlıkta olmak üzere; şairin yazdığı şiirde, mitolojik ve dinsel öğelerden, yararlanmayı da aşan bir etkilenim görülmekte. Çağrışımsal zenginliğini şiirinde çoğu kez bu yolla kurduğunu da söylemek mümkün. Daha birey bile olamayan, kul insanla kâinat ve gökyüzü arasındaki sırat’ın fazlasıyla farkına varmış bir şairin insani durumlarının çatışkıları, sıkıntıları özel bir üslupla yepyeni bir vücuda dönmeye çalışıyor. İlk kitap Suyu Bulandıran Şey’de ağırlıkta ölmek üzere, Erte’nin İkinci Yeni Şiir’ini çok iyi özümsediği açık. Şiirini de bu yapıya yaslayıp, apayrı bir şiir kulvarına taşımaya, dönüştürmeye uğraşıyor. Bu noktada, ciddi bir yol katettiği; kendine has metaforik tavırla anlatımcılık arasında derin dilsel bağlar kurmaya giriştiği görülmekte. Bazı şiirlerde, Erte, okuru, tamamen kendinin olan, soyutlamaların ve imgeciliğin önde olduğu bir evrene taşırken; bazı durumlarda, gündelik hayatın bu şiir içinde nasıl ve niye yer aldığı sorularına şaşkınlıkla cevaplar arıyor. Devamlı varlık ile hiçlik arasında gidip gelen bir ruh halinin sarmalıyla doğan bir şiire şahit olunduğu açık. Dinsel, ilahi sembollerle göksel sembollerin bu şiirde yoğun bir rol oynadığını, daha önce vurgulayan yazarlar da olmuştu. Yıldırım’dan yıldız’a, kasırga’dan fırtına’ya sayısız göksel sembol, özellikle ilk kitabın dil ve ruhunun inşasında önemli bir yere sahip. Metaforların çeşitlenip zenginleşmesinde, şairin düşlemindeki orijinalliğin belirmesinde bu sembollerin etkisi tartışılmaz önemde. Farklı peygamberlerin, meleklerin; yani sayısız dinsel sembolün de şiirin yapı ve ruhunu oluşturmakta ayırıcı özelliği olduğu açık. Bu ruhanilik, şairin ikinci ve yeni kitabı Alçalma’da aynı yoğunlukta değil. Daha doğrusu; bu bilinesi semboller, yeni kitaptaki şiirlerin içinde dilsel bağlamda yayılmış ve ortaya sembollerin baskın çıkmadığı, ama ruhaniliğin, yeni dil ve anlatım biçimlerine, arayışlarına döndüğü bir yapı kurma biçimiyle karşılaşıyoruz.

Bu şiire, kitapları ve içindeki şiirleri ölçek olarak alıp yaklaşmaya başlarsak, Suyu Bulandıran Şey’deki bölümler, öz olarak şiirdeki iç değişimi, arayış zenginliğini ve şiirde teknik özenin ayrıcalığını muştuluyor. Ve işin ilginci; çok zor olanın, yani daha ilk kitapta bir şairin, kendi şiir evrenini neredeyse kurmanın eşiğine geldiği görülmekte. Yeni kitap Alçalma ise, bu şiirin bütünlüklü inşasından çok; tonu, rengi ve ritmiyle bir zenginleşmeye yol alışının işareti.

Kitabın [Suyu Bulandıran Şey’in] “Yıldırımları Beklemek” adlı ilk bölümünün aynı adlı giriş şiiri, Erte’nin oluşturmaya başladığı şiir kozmosunun farklı kaynaklarını; duygu durumu ve derinleşme arayışını imliyor. Metaforlarla bezeli bir imge evreninin ipuçlarıyla dolu bu şiir. Erte’nin şiirinin ana öğelerinden biri olan çağrışımsal zenginliğin de bu şiirde, hatta bu ilk bölümün dört uzun şiirinde de dikkat çektiği anımsatılabilir. “Tufanı Diliyorum” adlı ardından gelen şiir, daha önce anımsattığımız mitik ve dinsel sembolleri simgeliyor. Önceki şiirin yıldırımlarıyla birlikte, tufan’ın yıldırımla iç içeliği, yaslandığı imgesel ortak bağlam bu şiirde belirginleşiyor. İnsanın çaresizliği, aczi kadar, doğanın insanoğluna işlediği suçlar üzere verdiği, vermek istediği cezanın bu şiirlerin duygusal-düşünselliği olduğunu da söylemek mümkün. “Yıldırımların Gelmeyişinden Sonra Yıldızlara İtiraf” adlı şiirde, metaforlar belirgin, semboller yoğun ve önplanda gözükmekte. Ama daha önemlisi, bu şiirin özünde bulunan anlatımcı edanın yanında, öykülemeciliğin hızla Erte şiirini kuşatışına şahit olunuyor. Öykülemecilik, süreç içinde, bu şiirin karakteristik özelliklerinden biri oluyor. Ama, sembol ve metafor yüklü bir öyküleme çoğu kez şiirde önplanda. “Yağmura Cevap Vermeyen Toprak” şiiriyse, dil evreninin ve söylem arayışının mükemmeliyete evirilişini yansıtmakta. Bu şiirle birlikte, bu şiir “galaksisi” içinde, kozmosun yanına gündelik hayat ve imgelemlerin izlerini yakalamak mümkün olmaya başlıyor.

Kitabın “Tanrıları Yıldıran Fener” adlı diğer bölümünde bulunan “Damarlarımı Kıran Adam” şiirinde, şairin semboller evrenindeki zenginleşmesini; bunun yarattığı büyülü atmosferin, mistik çağrışımların üstünde durmak gerekiyor. Ardından gelen “Şehre Giren Adam” şiirinde ise, bu şiirin sesi, tonu ve renginde bir yenilenme ve arınmışlığın öne çıkışı hissediliyor. Bu kez, şairin imgeler evrenini bu şiirle kuşatan, aslında isyan duygusu. Tanrıların, aralarındaki veya kendileriyle dolan çatışkılarıyla, şairin ben’i ve iç çatışkıları arasında köprüler kurulabiliyor. Gündelik hayatla tanrıların ilginç dolayımlı birbirlerine dokunuşlarını yakalıyoruz. İnançla inançsızlığın ortak kutsanışına şahit olunabiliyor. Şairin şiirindeki ses ve ritim arayışının, anarşizan algıyla nasıl örtüştüğüne de şaşırıyor okur. Tarihin çaresizliğini, zavallılığını tiye alan bir duruşun izleri çokça bu bölümde günışığına çıkıyor. “Tanrılar, İmparatorluklar ve Yalnızlık” adlı şiiri, tam da bu bağlamda anmak gerekiyor. Şiirin sesi ve ritminin büyüleyiciliğinin yanında, şairin kendi şiir sorunsalında derinleşmesinin ipuçlarıyla doludur bu örnek.

Kitabın, “Ölüme Katılan Ellerim” bölümündeki şiirlerde, şair sıkça değindiğimiz kozmosundan gündelik hayata doğru hızla yol alıyor. Daha doğrusu, kozmosla yenilikçi imgeci arayışlar iç içe varolmakta. Bölüme adını veren “Ölüme Katılan Ellerim”de “ölüm” çok önemli bir izlek olarak gitgide derinleşmekte. Şairin kendi ben’iyle olan sorgusunun sayısız izdüşümü bu şiirdeki dizelerde dikkat çeker. Özgün bir dil oluştururken, Erte’nin şiirindeki gizin gitgide derinleşmesine şahit olunur. Ancak, bu bölümün bazı şiirlerinde; örneğin “Şeysiz Çocuklar”, “Sesler” ve “Çekirdekte Zaman” gibi şiirlerde İkinci Yeni şiirinin yapısı, çerçevesi, imge evreni bir ölçüde de olsa değiştirilmeye, başkalaştırılmaya çalışılıyor. Çocukları ve şey’leri iç içe kılan “Şeysiz Çocuklar” şiirinde 1950’lerin ikinci yarısındaki deney, yenilenme ve dönüşüm çabalarının, bugün nasıl şiirde felsefi bir duruşa dönüşebileceğini düşünüyor okur. Ama, son cümlede, kaygan bir zeminin üstünde varoluşunu sürdüren bir şiir sıkça ön plana çıkıyor.

Madem ayrılabiliyordu şey çocuklardan

ben de yaşama hiçbir kelimeyle bağlanmadım:

ne aşk, ne umut, ne kin; hiçbiri

hiçbiri benim ipim değil, olmadı.

kendimi bildim bileli bir tufanı bekledim:

bir depremi, bir savaşı

binlerce insanın ölmesini bekledim

kendimi bildim bileli işte bunları.

(“Şeysiz Çocuklar”, Suyu Bulandıran Şey, s. 48)

Bu ve benzeri şiirlerde, Erte’nin özellikle 1950’lerin sonu ve 1960’ların başındaki Edip Cansever şiiriyle olan dolayımlı imge evreni ve metaforlar galaksinin, özellikle “Ölüme Katılan Ellerim” in bazı şiirlerinde parladığını görüyor okur. Bir ilk kitap için kaçınılmaz bir durum bu. Zaten, bu ve benzeri bir iki imge ve çağrışım ortaklığı da yakalanmasa, Erte’nin daha bu kitapla “büyük bir usta” olduğu kanaatine varılırdı. Bu ilk kitabın “Etimden Etine” adlı son bölümüyse, şairin olgunluğunun ve kendi şiir aurası içinde gezinişinin bazı örneklerini içinde barındırıyor. Özellikle, “Saat ve Ölü Çocuk” adlı şiirde çok çarpıcı bir imge evreni varken; bu evreni ilginç bir öykülemeci dille hayata geçirişini heyecanla izliyoruz. Hafif bir gevşeklik hissi yakalansa da; bu hissin aslında son bir iki bölümdeki birçok şiirde bilinçli olarak şekillendirildiği; öykülemeciliğin hakikiliğine bir yol alış çabası hissi uyandırdığı söylenebilir.

Artık, bu şiirde tanrısalla, göksel olanla kurulan derin, soyut ve imge yüklü bağ, metaforik atmosfer, üçüncü ve dördüncü bölümde bir değişime yol açmakta ve bu kozmosla gündelik hayatın imge ve çağrışımlar evreni, gündelik hayatın büyüsü ve kızışmaları, ortaya oldukça kaotik bir ben”i de kaçınılmaz üretmiştir. Mehmet Erte, sorularla dolu bu şiirini Alçalma’da acaba nasıl bir mecraya taşımış? Sorumuza ilginç yanıtlarla cevap alıyoruz. Şair, çok genç olmasına rağmen, şiirinde hep hissedilen bilgece havayı bu kitapta derinleştiriyor. Bu şiirde, önceki “yeni”nin gitgide başkalaşmasına şahit olunuyor. Özellikle de, kitabın hemen başındaki VI bölümlük “Alçalma”yı derinden okuduğumuzda. Bu kez, tüm açıklığıyla şairin varlık sorunsalıyla hiçliğe olan eğiliminin kaygan ruh hallerini, kendi üslubuna yedirişi görülmekte. Artık öykülemeciliğe, düzanlatıma gitgide yakınlaşan bir üslup ve tavır önplana çıkan. Şiirin özellikle IV. Bölümünde yaratılmış olan büyülü bir atmosferin doğurduğu metaforlarla, Erte, apayrı özgünlükte bir anlatımcılığa doğru yol alıyor. Kadın’a dair uzak göndermeler, kimlik ve kendine ait bir dil ve üslup arayışı, artık bir usta işiymiş gibi yeni bir vücuda doğru yol alıyor. Gitgide dibe, derinlere doğru giden bir imge evreni, gündelik olanın ve ilişkilerin içinde yeniden bir anlam arayışı ve sorgulanışını işaretlemekte.

Alçalma kitabı, Suyu Bulandıran Şey’e oranla iyileşen, avangart bir tutumu beraberinde getiriyor. İlk kitapta da okura dokunan, kendini hissettiren ironik öge, yeni kitapta biraz daha günyüzüne çıkmakta. Değindiğimiz özellikleri önemle yansıtan bölüm olarak “Bom”u özellikle anımsatmak gerek. “Turunç Bahçesine Giren Balta” adlı enteresan şiirde, kurumlara yönelik dolayımlı bir eleştiri yakalanırken, dört önemli filozofa yaptığı somut göndermeler, şairin şiirinde, düşünce bazına özel önem verdiğinin göstergesi. Bölüme adını veren “Bom”sa belki kitabın en avangart şiiri. Şairin, şiirine, bu kez daha açık biçimde bir anarşizan duyarlılığı taşıyışına şahit olunuyor. Öfkenin hissedildiği bu şiirde anlatımcı ve öykülemeci tavır önplana çıkmakta. Metaforik yoğunluğa koşut olarak, bu şiirin özündeki isyankâr duygular “Bom”da billurlaşmakta. Düzanlatıma yakınlaşan ilginç bir şiir dilini özenle billurlaştırıyor Erte. Bu bölümün “Simgelerle Böyle Ben” şiiriyse, Beat Kuşağı şiirine dolaylı göndermeleri içinde barındırıyor. “Bom” adlı bölümde, ama özellikle de bu şiirde, Erte’nin şiirindeki ironi dikkat çekiyor. Şairin ilk kitabında, özellikle de “Bir Başka Elbise, Bir Başka Hınç” adlı şiirde billurlaşan ironi; Alçalma kitabına, “Bom” bölümüne daha bir yayılmış. Üst sınıfların yaşama biçim ve algı boyutunun çokça sorgulandığı bu şiir, Erte’nin şiirinde de ödünsüz, bağlantısız bir yenileşme arayışını göstermekte. Bu özgürlükçülük ve beat eda; bu bölümün “Özgürlük Heykelinin Türküsü” şiirinde de günyüzüne çıkmakta. Çağrışımları gitgide zenginleşen, ama aynı oranda reel hayata doğru yol alan; kendi ruhani diliyle avangart eda arasında gezinen bir şiirsel bileşimi biçimlendirmekte Erte. Ve hatta çok ilginç, sınıfsal soruna dokunan bir tavır ve özgün bir metaforik dünya belirginleşmekte. İlk kitabın filozofik, yoğun imgeciliğinden, gündelik hayatın içyüzüne, derinliklerine bir yolculuk yakalanmakta. Ama, simge, imge ve metaforlardan yine vazgeçmeden.

Alçalma’nın üçüncü bölümü “Herkes Kadar Yansıtabilirim Işığı”nda değindiğimiz birikimlerin İkinci Yeni modern şiiriyle dolayımlı akarabalığının ayrımına varılıyor. “Mabedindeki Huzursuz Işık”, tüm bu akrabalı göndermelere rağmen çok etkili bir şiir. “Yalnızca Parmaklarını mı Oynatacaksın” şiiri için de, bağlam aynı. Bu şiirde İkinci Yeni esini yanında, gizil bir ironi dikkate değer. Dolayısıyla da, şairin; yalnızlaşma, yabancılaşmacı bir tavrı öne çıkarma duygusu, uğraşı dikkat çekmekte. Bölüme adını veren şiirin ayrıcalığıysa, düzanlatıma çok yaklaşması kadar, kendiliğinden yazılan bir şiir olması. Spontenliğin getirdiği esneme, hatta gevşeme bu şiire sinmiş. Ama, Erte, bunu açık biçimde, bilinçli olarak yapmakta.

“Herkes Kadar Yansıtabilirim Işığı” adlı bu bölüm ilk iki bölümün avangardizmiyle akrabalı. Ama, soyut evren, yoğun imgeciliğe daha yakın bir donanımı içinde barındırıyor.

Erte’nin şiiri açımlandıkça bir çeşitliliğe doğru yol alıyor izlenimi vermekte. İlginç olan, tüm bu gönderme ve çağrışım zenginliğe rağmen, dilinde biricikleşmeye doğru hızla yol alması. Yaptığımız akımsal veya düşünsel göndermeler ardından gelen iki bölümde topyekûn bir bileşene doğru yol almakta. “Olmayan” adlı bu kitabın yeni bölümü, aslında Erte’nin asıl aradığı şiirsel düzlemin karşılığı izlenimini veriyor. Düşünsel düzlemle, şairin ben’i ve gündelik hayatının asıl estetize edilişini; felsefe ve mit’in bu ben’le nasıl varoluşunu sürdürdüğünü “Olmayan”daki şiirlerde daha net yakalıyoruz. Örneğin, “Taşlarda Bulduk Bu Canı” şiirinde, şair kendi yeni’sini inşa etmeye başlamakta. “Erythrai’yi Terk Eden Kelimeler”deyse, gündelik hayatın uzağında durmaya çalışıp, kendi şiir ben’ini kurmak için bir yolculuğa çıkmış. Öykülemeciliğe doğru yoğun bir yol alış yakalanırken, mitolojinin içinde diplerde bir yolculuk, anlamla anlamsızlık arasında gezinen yeni şiir katmanlarıyla günışığına çıkmaya başlıyor. Özellikle, tanrılarla hesaplaşmaların belirgin olduğu “Aya Saranda Taraflarından Esen Rüzgâr” şiirinde, ilginç bir düşsel-mitik yolculuk derinleşip şairin ben’ine dokunuyor, çarpıyor. Bu ben’in iç hesaplaşmaları, mitik bir öykülemecilik içinde yayılıyor. Tanrılarla hesaplaşma kadar, ben’in uyumsuzluğu belirginleşmekte. Bu sorgu, şairin, şiirinde yer yer çağrıştırılan inanç ve dindarlıktan, inançsız ve dinsizliğe yol alışının da işareti.

Kitabın son bölümü “Bir Kadının Duygusal Doğası”na ait gündelik hayata daha bir dokunurken, “Kaplan ve Kapan” adlı şiirde, kendi ben’inden, kendi mitine doğru giden yolculukta, ilk kez kendi trajedisini de öne çıkarmaktadır. Özellikle “Kolye ve Deniz” şiirini okuduktan sonraysa, Erte şiirinin iki temel damarının olduğu ayrımına daha net varılmakta. İmgeci ve mitik bağlamla, hayat kokan ben’in huzurlu ve huzursuz bağları bunlar. Bu durumu, çoğu kez şiirlerin adlarında bile hissetmek mümkün. Örneğin “Elma ve Katedral” şiirinin adı gibi. Aşk ve özlem duygularının kuşatıcılığını içinde taşıyan “Uçurum ve Pergel” şiiri, aynı zamanda felsefi göndermelerle bezeli. Erte’nin, yalnızlığını daha açık biçimde öne çıkarışına şahit olunabiliyor. Gündelik hayatın yarattığı kırılgan duyarlılıklarla felsefi bağlamın zarif çakışmasının iyi bir örneği olan “Kâğıt ve Bisiklet” şiirindeyse, okurun aklına Ahmet Güntan şiirinin duygu dokusu, dize yapısı geliyor.

Evet, Erte, zamanla zaman-dışı arasında sallanan bir sarkacı şiirinin yapısı olarak okura işaretlerken; akılla akıldışı arasında da derin bir yolculuğu Alçalma kitabında belirginleştirme uğraşında, kendi kozmosundan hiç vazgeçmiyor. Devamlı gündeliğe dokunmaya çalışıyor. Apayrı bir mitoloji algısı var bu şiirin. Şu anki temel sorun, ikinci kitapta daha çok beliren dilsel, düşünsel çeşitlilik ve açılımın, artık damıtılmaya doğru yol alışı. Bu kitapta, iki ayrı şiirsel bağlam, katman olduğunu ilk başta hissedebilir, duyumsayabilir okur. Ama, bu çeşitliliğin aslında daha çok olduğu; örneğin tutkunun hiç körelmeyerek Erte şiirinde devamlı baskın olduğunu anımsatmak gerek. Bir başka nokta; 2000’li yıllarda gelişen yeni modern şiir açılımında, İkinci Yeni Şiir’in yarattığı auradan, sarmaldan uzaklaşabilmek için de, şairin özel bir uğraş verdiği ve ciddi yol aldığı vurgulanabilir. Bazı akımlara dokunsa da, onların imge evrenine tam olarak yakalanmadığı; yakalandığı hissi verilen şiirlerde bile kendine has bir şiir dili ve vücudunu oluşturma uğraşında oluşu hissediliyor. Suyu Bulandıran Şey kitabındaki kozmos ve mitik algının, süreç içinde farklı bir imge evrenine doğru çeşitlenişi; belki de kırılıp yeni bir vücuda dönüşme uğraşı yakalanıyor. En azından, Erte, kendinin olan bir şiiri kurmanın temel ipuçlarını, işaretlerini daha ilk kitabında okuruna sunmuştu. Yeni kitabı Alçalma’daysa, yaygınlaştıkça derinleşen bir şiirin izini sürüyor. Bazı şiirlerde, tamamen Erte’nin şiiri, hatta poetikasını bile yakalamak mümkün. Bazı durumlardaysa, modern şiirin dünyevi boyuttaki akım ve açılımlarından daha açık izlerle karşılaşılabiliyor. Erte, artık, 2000’li yılların en parıltılı şairlerinden. Kendi ben’ini kurcaladıkça şiir yüzeyi genişliyor. Bu yüzeyi biricikleştirmenin eşiğinde dolaşıyor. Bakalım, kısa zaman içinde, bir Mehmet Erte Şiiri’ni konuşmaya başlayacak mıyız?

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: