MEHMET ERTE ŞİİRİNDE AZINLIK OLARAK BURJUVA / Didem Atayurt

 Merdiven Şiir,  Eylül-Ekim 2005

 

Benim derdim, şiirimizde halkın bir kesimine gösterilen duyarlılığın niye bir başka kesime gösterilmediği! Mehmet Erte’den yola çıkarak şiirde adı nerdeyse hiç anılmayan bir azınlık (!) üzerinde duracağım. Poetik bir yazı yazmak, metinlerarasılık vb. konular üzerinde durmak değil kaygım, bu pek de mümkün olmayabilir. Neden mi? Cevabını kendisi versin: “İlhan Berk, Enis Batur, Hilmi Yavuz gibi şairlerin verdiği bazı örnekleri metinlerarası bir ilişki içinde düşünmek mümkündür belki. Ama doğrusu ben, cehaletimden dolayı, şiirde metinlerarası bir ilişkiden söz edilirken ne denmek istendiğini pek iyi anlamıyorum. Farkında olmadan yaptığım bir şey olabilir.” [1] Ve yine Mustafa Fırat’ın Mehmet Erte ile yaptığı aynı söyleşide söylediği gibi; o, sanat yapmak peşinde değildir. Dilin biçimsizliğinden faydalanarak şiirini kurmaktadır. Şiir üzerinden yapılan modern şiir mi, geleneksel şiir mi tartışmasına aynı aykırılıkla cevap verir: “Seyyidhan’la (Kömürcü) yaptığımız konuşmada (Varlık, Ocak, 2004, ‘İki Şair Bir Konuşma’) tavrımın klasik yaklaşımdan yana olduğunu belirttim. Klasik yaklaşımdan yana olduğumu söylerken, daha geniş bir ölçeği, dünya şiirini düşünüyordum. Çünkü bizler Türkiye’de şiiri ‘klasik’ ve ‘modern’ olarak ikiye ayırmıyoruz. Bunun yerine, bizde şiirin dönemlere ve akımlara göre ayrılması, belirlenmesi yeterli görülür; divan şiiri, toplumcu gerçekçi şiir, Mavi Hareketi, Garip, II. Yeni, 80’ler şiiri vs… gelenek dediğimizde bu saydıklarımın hangisinin geleneğinden bahsediyoruz ya da hangisinin  kendi geleneğini oluşturduğunu düşünüyoruz. Gül’den bahsetmeden geleneğe dayalı bir şiir yazamadığımız gibi, dizeyi bozmadan da modern şiir yazamıyoruz.”

 

Erte, “snob bir tarzı yeğler,” ama ahkâm kesmez, bilir de bilmez bir tavır içindedir. Şiiri mutsuz bir şiirdir. Sürekli isyan halinde olmasından ters bir adam olduğu izlenimine kapılsak da, mizah onun şiirinde yer kaplar yine de… Bu incelemede onun şiirinin bu anarşik tarafına ve humour’una değinmek istedim… Suyu Bulandıran Şey (Varlık Yayınları) kitabındaki Bir “Başka Elbise, Bir Başka Hınç şiirinden yola çıkarak bunu gerçekleştirmeye çalışacağım…

 

Henry James’in Daisy Miller adlı eserinde, Amerika ve Avrupa jet sosyetesinin kıyaslaması yapılır. Bir taraf –ki bu taraf Amerikalı Daisy’ninkidir– saf, faydacı, doğal, dürüst ve hareketliyken; diğer taraf  kibirlidir, bilgisiyle övünür, hareketli yaşamdan hiç hazzetmez, sanata düşkün ve aristokrattır. Oldukça sembolik olan bu eser Daisy’nin ölümüyle sonuçlanır. Âşık adam Winterborne, yani kış kadar soğuk adam, yaptıklarından ve Daisy’nin masumiyetinden şüphelendiği için vicdan azabı duyar ama bu bile uzun sürmez. Bir başka aşka yelken açar. İki burjuva genç arasında geçen aşkın sonu, elbette ki onların varoluşları arasındaki farktan kaynaklanır. Burada daha az burjuva (“proletarya ile burjuvazi arasında durmadan yalpalayan ve burjuva toplumunun tamamlayıcı bir parçası olarak kendisini durmadan yenileyen yeni bir küçük burjuva sınıfı”nın [2] üyesi) olan Daisy’dir. Yazının başında “halkın bir kesimine gösterilen duyarlılığın niye bir başka kesime gösterilmediğinden” bahsederken, pek ele alınmayan, dillendirilmeyen bir topluluk olarak küçük burjuvayı kastediyordum. Her ne kadar kendilerini burjuvaziye ait hissetseler de, kabullenilmeyen ve aynı zamanda da proletarya tarafından kolaylıkla reddedilen bu topluluğun üyeleri sıkışmışlık anında kendilerini feodaliteye ya da burjuvaziye daha yakın hissederler. “Bir Başka Elbise, Bir Başka Hınç” bu sınıfa mensup bir kişinin bir sahil kasabasında geçen tatil günlerinden birini ele alır. Ancak bu kez daha komik bir dille… Çünkü şiire ses veren burjuvanın kendisidir ve kendi yaptıklarını önemle anlatır.

 

Biz ki konuşuruz durmadan, konuşmak gerekir çünkü,

 

Şiirin başında kendini gösteren tavır, şiirin sonuna kadar devam eder. Şairin sesi dizelerin duvarları arasında yankılanır ve biz bu yankıyı duyarız. Şiirin içinden çıkamaz, çünkü teslim etmek istemez şiirini başkasının eline. Diğer yandan kişi sebebini söylemek istemektedir neden biraz konuşmayı seçtiklerinin. Ancak sonraki mısrada söyleyeceği şeye vurgu yapmak ister; çift söyler ne söyleyecekse… Bu tavrı onun inceliğinden gelir. Ancak anlatacakları hakkında biraz konuşmak yeterlidir, ve onu böyle az konuştuğu için suçlamak yersizdir. “İnsan çevresini, ortamını, toplumsal realitesini deneyimleri ile algılar, öğrenir. Bu deneyimlerini ortamdaki nesneler, olgularla etkileşimde bulunarak yaşar. Yaşam deneyimlerimiz gündelik hayatın içinde gerçekleşir. Çevremizdeki nesneler, olgular, bunları ifade eden simgeleri algıladığımızda, bunlardan kendi aralarında anlamsal ilişkiler olanları, algılarımızın gerçekleştiği mekan  boyutu üzerinde ve algılarımızın oluştuğu, seyrettiği zaman boyutu üzerinde yan yana dizer, birbiriyle eklemleriz.” [3] Ölüm, doğum, alkol, para, seks, iş, deniz, uçak, füze savar, ayakkabı… ve daha pek olgu, nesne, simge kişinin kendi mekanında (gecekondusunda, evinde, malikanesinde, deniz manzaralı dairesinde ve iş hayatı-ev hayatı doğrusunda bir yerlerde) birbiriyle çarpışır, örtüşür, ayrışır… Kendine biçtiği pay ise birazcık konuşmaktır kendi hayatının gerçekleri hakkında. Aslında konuşmak gerekmese konuşmaz, bilge olarak bilinir böylece.

 

biraz konuşmamız gerekiyor çünkü

insanlar böyle ölüp durdukça; insanlar böyle ölüp durdukça

ağzımız kurur, biraz şarap içeriz ya da bir iki bira,

ya da iyisi mi çıkar bir tur atarız sahilde,

sahilde, orada biraz  şaşırır insan evdeyken düşündüğü şeylere,

 

İnsanlar ölüp durdukça ağlamaktan kurumaz göz pınarları, ama konuşmaktan kuruyabilir ağızları. Çünkü zaten evdeyken düşündükleri şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu anlayacaklardır. Ki bu şeyler insanların ölümüdür, unutmak için alkole verirler kendilerini… Aslında bu bir anlamda üreticinin de bayramıdır burjuvaların olduğu kadar. Aynen Defoe’nin Kusursuz İngiliz Tüccar şiirinde olduğu gibi: “Kötülüğün kökeni, hırs/ lanetli sayrıl mahvedici kusur,/ kölesiydi savurganlığın/ bu soyul günahın; oysa lüks, bu arada/ ekmek kapısıydı yüzlerce yoksulun,/ ve görkemli tiksinç bir o kadarının daha”. Oysa Erte’nin şiirindeki anlatıcı, ne kadar acıklı söylemektedir yine çifter çifter insanların ölüp durduğunu; ama ağzı kurur işte… Yaşadıklarını, üzüntülerini şarapla akıtır boşaltım sistemine ve oradan özgürleştirir düşüncelerini. Bunu yaparken şarap ticaretinin yoksulları beslediğini düşünerek mi yapar? Sanmam. Kusursuz İngiliz Tüccar  şiirinin devamı ise Erte’nin sonraki mısralarının bir başka ipucunu verir elimize sanki: “kıskançlık ve kibir,/ sanayinin vekilleriydi;/ delilik, döneklik sevgilileri,/ bolluk içinde, döşek ve giysilere gark olmuş,/ bu gülünç kusurdu getirilen/ çarkların başına, ticareti çeviren”.

 

orada her akşam üstü bir başka seremoni,

bir başka elbise, bir başka hınç;

oysa ki ben bilirim, başka bir şey daha vardır mevsimin rüzgârında,

 

Orada mevsime göre giyilmiş kıyafetlerin içinde herkes kendi hayatını yaşar, çünkü kapitalizm insana bireyselliği öğretmiştir. Her insan kendi için zengin ve kendi kadar yaşar. Başka elbiseler içindeki insanlara yabancıdır artık ve onların endişeleri bir başkasını ilgilendirmez. Rahatsızlık veren ise içlerinde büyüttükleri fesatlıktır. Bunlar varsa yaşanılan günde, anlamını sorgulamak gerekir hayatın ama eğer herkes mutluysa yaşadıklarından bir anlamı yoktur yaşanmışlığın ve rüzgâr içindeki şeylerin. Tam da bu noktada Baudelaire’in şu sözü pek anlamlı olur: “Destanlar yapmak için ne konu eksik ne de renk. Bizim aradığımız hakiki ressam bugünün yaşamından destansı bir nitelik çıkartabilecek; kravatlarımız ve rugan pabuçlarımızla aslında ne kadar yüce, ne kadar şiirsel olduğumuzu hissettirebilecek bize…” [4] Modernizmi anlatmaya çalıştığı bu sözleriyle, bir yandan da insanlığa bir ders verme çabasındadır Fransız şair. Baudelaire aslında insanların kravat takarak medenilik göstermelerine ironiyle yaklaşmaktadır. Çünkü kravat takılarak ulaşılamayacak şiirsellik ve kahramanlığa, güzel söz söylemekle de ulaşılmaz. Mehmet Erte de Baudelaire kadar bedenleri şişirerek, kof düşüncelerin içi dolu bir duruma gelemeyeceğinin, modernliğin kıyafetlerle ölçülemeyeceğinin farkındadır. Şimdi anlamlı bir şey söyleyecek diye beklerken biz, şiire sesini veren kişi belki de denizdeki şileplerine bakıyordur, ya da köpek balığından ruj imalatından ne kadar kâr eder diye düşünüyordur. Mevsimin rüzgârında muhakkak rüzgârdan enerji üretmekten daha çok gelir getiren bir şey vardır. Yoksa…

 

mevsime göre giyilmiş bu pantolonun ceplerinde başka bir şey daha vardır,

başka bir şey daha olmalı

ki, ellerimizin ceplerimizde böyle uzun zamandır duruşunun bir anlamı olsun;

 

“Para olmasın ellerinizin ceplerinizde böyle uzun süre kalmasının sebebi… Belki yüzlük banknotlarınızı düşürmek istemiyorsunuzdur,” diyesi geliyor insanın, susuyorum. Söyleyecektir düşündüğünü; ancak, şaraptan ve biradan mıdır nedir, unutmuştur kişi anlamını ellerinin cebinde durmasının… Belki de başka bir şeydir beynini uyuşturan.. Yüzyıllardır süregelen sömürgecilik mesela, kapitalizm de olabilir. Bu uyuşukluğa rağmen onun ağzından onun için kelimeler söyleyecek birilerini bulmak kolaydır kişi için. Marx’ın dediği gibi entelektüeller de gitgide onlara benzemektedir ve aslında entelektüel kesim de kişilerin yaşamak istediği gibi yaşamaya mahkûmdur. Ücretli işçilerdir nihayetinde ve “doktor, hukukçu, rahip, şair, bilim adamı” [5] olsunlar ya da olmasınlar onlar için çalıştıkça onların penceresinden bakmaya mahkumdurlar. Onlar için açarlar evrenin bilinmeyen kuyularını, su çekmeye pek heveslidirler.

 

Ve bir anlamı olsun evrenin.

 

Bir anlamı olmalı evrenin, tüm yaratılanların anlamını bilmek gerek paranın, yaşamın, denizin, kadınların ve hangi şarabın iyi olduğunu bildikleri gibi… Ancak aldıkları eğitim gereği onlar bunu düşünmeye eğitilmişlerdir. İşçinin ve köylünün evrenin bir anlamının olduğunu bilmesi zaten gereksizdir.

 

Güz ayları, bahar ayları geçer üzerimizden, incitir bizi bu geçiş,

 

İncitir baharlar onları son ya da ilk olsun… çünkü para kazanma vakti geçmiştir, tatile gidilecektir. Ya da öyle olmasa da, her mevsimin geçişi bile incitse onları, insanların ölümünden hatta ölüp ölüp durmasından daha şiddetlidir bu incinme. Oysa proletarya farklı acılar çekmektedir. Şimdi yokluk diyeceğim, sefalet ve hastalık… ajitasyon diyeceksiniz. Peki yalan mı? Onlar atlı köşklerinde otururken ve kitapları “best-seller” olurken, onların ölümünde fabrikaların önündeki bayrakları yarıya çekilirken, siz evinizde nereden kıssam da şu bilmem ne adındaki üç ciltlik kitabı alsam diye düşünmüyor muydunuz? Biz mi yoksuluz, onlar mı? Mutluluk nerede? Ve onlar, köpekleri ve onlar, köpekleri önde ve onlar… İzci gibi kılavuzunu izleyerek bir yerlere inerler…

 

köpeğimiz önde işeye işeye, biz arkada ince ince öksürerek

geçeriz sahile varan sokaklar arasından,

mevsime bağlı bir hastalık kapmak için ineriz kıyıya,

bir çay bahçesinde tanıdıklarla buluşur,

köpeklerimiz çiftleşirken uzun uzun konuşuruz;

 

Onlar inerler tanıdıklarının yanına, insinler ve önemli mevzulardan bahis açsınlar. Ama bu iniş de bir anlam içerir. Kibar kibar inerler sahile bile, kibarlıkları paradan gelir. Çünkü onlar her şeyin en kalitelisini yer, içerler. En güzel, ferah mekânlarda geçirdikleri zamanlarında kibar olmayı öğrenirler. Modernliğin hayatın her anında olduğunu bilirler. Aslında şiirdeki iç ses farklı bir şey anlatır bize. Kişi kendini önemli bir olay anlatmışçasına büyük ve ulu tezahür ederken, şiirin iç sesi alaycı bir şekilde kahkaha atar arkada. ‘İnce ince’ derken tekrarlanan ikinci ‘ince’ aslında Mehmet Erte’nin sesidir ya da ‘uzun uzun’ konuşmalarını anlatırken ikinci ‘uzun’. Onları böylesine komik kılan şey mısralardaki ve kişinin hayatındaki trajiklik değil, hayattın birincil güçlerinden –yani yeme, içme, boşaltma ve üremeden– soyut kalabilerek, ikincil güçlerin esiri olabilmeleridir. Kitlesel olaylardan çok kişisel olayları üzücü bulan, aynı anda hayatın anlamı hakkında kafa yoran ve felsefi düşüncelerin hayatın tüm gerçeğini ele geçirdiğini sanıp haddi olmadan bunları eleştirmeye yüz bulan hatta cahilce bunlar üzerine yorum yapabilen bu kişiler, ancak İstiklal Caddesi’nin arka sokaklarındaki bir lahmacuncuda yirmi beş yeni kuruşa lahmacun yemeyi bir alt kültür sanarak kendileriyle gururlanırlar. Bir yanlarıyla hâlâ topluma bağlı kaldıklarını sanarak, yani “mevsime bağlı bir hastalık kapmak için” halkla kucaklaşır ve yüceldiklerini sanırlar. Zenginleşmenin sağladığı toplumsal itibarla, -ki bu itibar yüzkaramızdır- kendilerini böyle kabullendirmeye çalışırlar. Avrupa halklarına ‘lüks’ yaşadıkları için imrenen ve “vay be, adamlara bak! Sokakları pırıl pırıl,” diyen bu sınıfın insanları halkı sokaklara tükürmekle suçlar ancak onların tüylü süs köpekleri, sokağa işediğinde hoşgörülü olurlar. İnsan sokağa işerse ‘hayvan’ derler niyeyse. Konuştukları şeylere gelince:

 

bayan, rahminden bahseder bize, Avrupa’dan yeni gelmiştir,

Avrupa kadının rahmine yeni bir açıklama getirmiştir,

bay bir şey sorar, hani nerededir her gün indiğimiz bu kıyının denizi,

ah, der hanımefendilerden biri, “deniz mi, ne denizi,

deniz bir düşüncedir sadece”

 

Denizin onlar için anlamı uçsuz bucaksız maviliktir. Bu kıyının elbette bir denizi yoktur, şu mavilik yeter bize diyebilmektedir kendince. Şu kıyı dediğimiz şey bir sonsuzluktur aslında, şu deniz bir düş… Gerçek kadınlardan, hanımefendilerden hayali düşünceler dinleriz. Ancak bu filozofluğun devamı gelmez. Çünkü devamını getirmeye düşüncesi eremez. Bir diğer hanımefendi, rahmini ve Avrupa’da kadınların rahmine yeni bir bakış açısı getirmişler diyecektir. Bu cümlenin sonu kübizmle bağlanacak sanırsanız yanılırsınız. Çünkü Avrupa’ya gitmiştir bayan ve neler aldığını, ne kadar otantik olduğundan falan bahsedecektir.

 

Aslında evrene kafa yormayı severler, hayatın anlamı ve amacına… sağlıksız bir toplumun sağlıklı yetiştirdiği ender görülen yaratıklardır onlar. Onlara yakışan bilimsel içerikli konuşmalardır. Dogmatik ve ampirik bilgilerden Tanrı onları korusun…

 

ve evren ilginç bir fikirdir bizim için,

ama can sıkıntımızı ne kadar giderebilir bu fikir,

masanın altında dizler birbirine değer, baldırlar okşanır,

gözler kırpılır,

gece için sözleşiriz,

köpeklerimiz bizi huzursuz etmeye başladığı zaman

kalkar eve döneriz,

 

Beyinleri uyuşmaya başlar çünkü onlar alışık değildir fazla düşünmeye, oysa düşünecek ne çok şey vardır? Ama onlar da can sıkıntısını gidermez ve hatta belki biraz arttırır diyebiliriz. O yüzden değmez düşünmeye… bir kıyının denizinden kime ne? Zaten tatil ne içindir, uzayan iş yemeklerinden uzaklaşmak, aileye boş vermek, kulüp toplantılarından uzaklaşmak değil midir? Her şeyden uzaklaşır insan orada, her şeyden uzaklaşmalıdır, zaman buna kurulmuştur çünkü o tatil kasabasında. Nihayetinde düşünceden arınmış beyinlerin yönettiği davetkar bacaklar uzanır birbirine, gözler kırpılır ve akşam daha iç açıcı bir ortamda buluşmak üzere sözlenilir. Köpekleri tarafından sahile indirilen insanlar, köpekleri tarafından toparlanmaya davet edilir ve insan topluluğu yine köpekleri önde evlerine dönerler. O insanlar aramızda bir yerdedir, reklam yazarı, okul müdürü, süper market sahibi, çocuk dergisi editörüdür örneğin…

 

Şiirin sonunda bir şey değişmez kendi hayat çemberine sıkışmış bir gün yaşayan insanlar her gün yaptıkları gibi soyunur, duş alır, mevsime göre pantolonlarını giyerler…ama şaşırmaktan geri alamazlar gün içindeki tüm o olağanüstü şeylere! Oysa şiirin başında da şaşırıp kalmıştı kişi evdeyken düşündüğü şeylere, eve döndüğündeyse sahilde, gün içinde olup bitenlere. Şaşkınlıktan şaşkınlığa kendini bırakmış insanın düşünmesi mümkün değildir zaten, iyisi mi duş alsın, giyinsin, soyunsun, hayvanları kadar hayvanlaşsın yeniden…

 

-evdeyken biraz şaşırır insan tüm bu olup bitene-

soyunur,

duş alır,

giyiniriz.

 

Şiir bitti ama söyleyecekler tükenmedi elbette… Onlar, tatilden dönmüş olsunlar ya da dönmesinler hiç ama bizim içimizde bir yerlerde hala intizar eden bir öcü var; kişilere özenen, konumuna itibar gösteren. Şimdi de öcümüzü dinleyelim hep birlikte…

 

“Bazen tatillerde akşamüstü üçle dört arasında Nevski’nin güneşli kısmında gezinirdim. Aslında gezmekten çok sayısız eziyete, itelenmeye ve aşağılanmaya maruz kaldım; ama hiç kuşku yok ki benim istediğimde buydu. Gelip geçenler arasında bir solucan gibi, en uygunsuz şekilde kıvrılır, generallere, subaylara, süvarilere ya da hanımlara yol vermek için oradan oraya savrulurdum. O anlarda takıntılı bir sancı saplanırdı yüreğime ve geri dönerken giysilerimin rezilliğini, küçük sürüngen görüntümün rezilliğini ve bayalığını düşünüp kıpkırmızı kesilirdim… sokakta bile ona ayak dahi uyduramamam beni mahvediyordu. “Neden ilk kenara çekilen hep sen olmalısın ki?” diye isterik bir hiddetle sorup duruyordum kendime; sabahın üçünde uyanıp. “Neden o değil de sen? Bu konuda bir kural, filan yok; yazılı bir yasa yok… O zaman bu iş eşit olmalı, medeni insanların karşılaştığında olduğu gibi…” [6]

 

Kaynaklar

 

1)      Yom Sanat, mayıs-haziran 2004

2)      Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, K.Marx- F. Engels, Sol Yayınları

3)      Tek Kişilik Haçlı Seferleri, Ünsal Oksay, İnkılap Kitabevi

4)      Paris Sıkıntısı, Baudelaire, Adam Yayınları

5)      Kapital, Cilt I, K.Marx, Eriş Yayınları

6)      Yer Altından Notlar, Dostoyevski, Engin Yayıncılık

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: