İLENÇ AYİNİ / Tamer Gülbek

Virgül, Ekim 2004

 

Mehmet Erte’nin Suyu Bulandıran Şey adlı –dosya haliyle 2003 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü de almış olan– ilk kitabı dört bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla: “Yıldırımları Beklemek”, “Tanrıları Yıldıran Fener”, “Ölüme Katılan Ellerim” ve “Etimden Etine.”

 

Günümüz Türk şiirinin “konu” eksikliğinden mustarip olduğunu söylemek yanlış olmaz. “Anlatımcı” veya “naratif” dediğimiz tarz şiirlerin dışında, klasik anlamda bütünlük gözeten ve belli bir konuya odaklanan şiire pek rastlanmıyor son zamanlarda. Suyu Bulandıran Şey’de de, kitabın son bölümü olan “Etimden Etine” hariç, aynı özellik dikkati çekiyor. Bununla beraber, her dört bölüme birer konu atandığında –bunlar şairin zihnindekiyle örtüşmüyor da olabilir– bu konular arasında oluşan mantıksal bağlantılar sayesinde bütün kitap tek ve merkezi bir konuyla ilişkilendirilebiliyor. Bölümleri teker teker ele aldığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacak.

 

Kitabın ilk bölümü olan “Yıldırımları Beklemek”te ilahi, ruhani, göksel bir ses tonu duyuluyor. Bu ton, kullanılan söz dağarı ve sözdizimiyle bütünleniyor. Kutsal kitapların veya dinsel efsanelerin söylemini anıştıran bir tonlama bu. Kullanılan söz dağarına örnek vermek gerekirse, “göksel” olanlar arasında şunlar sayılabilir: yıldırımlar, yıldızlar, tufan, rüzgâr, kasırga, fırtına, samanyolu, bulutlar, güneş, gece, ay, yağmur vb. “İlahi” kapsamına girebilecek sözcüklereyse şunlar örnek gösterilebilir: melekler, peygamber, dört element (ateş, toprak, su, hava), İbrahim, Zülkarneyn, İlyas, Yahya, İsa, Meryem Ana, Musa’nın asası, ışık, tohum vb. Tüm bu terimler ve sözcükler, bu şiirlerin “inançlı” bir insanın söz varlığından çıkmış olduğunu işaret etmekle birlikte, içerik daha dikkatli incelendiğinde, bu inancın yitirildiği, veya yitirilmek üzere olduğu anlaşılıyor. İlk bölümün “Tufanı Diliyorum” adlı şiiri şu şekilde son buluyor: “Kimlerdi onlar, gece gündüz kayra buldular ve/ onlardan sorulurdu neymiş iyilik, güzellik?/ Şimdiyse biri bile yok: Yalnızca toz, yalnızca kuraklık./ Tanrı bir ihsanda bulunur da şu kayalar dirilir mi?/ Şu bulutlar bir daha duaların hizmetine girer mi?/ Yıldırımları bekliyorum, evet, fırtınaları; ve tufan./ Ve her yıldırıma bir adımım eşlik edecek…/ Ateşi diliyorum,/ suyu diliyorum, tufanı diliyorum.”

 

Buradaki “yıldırımları beklemek” ve “tufanı dilemek,” dinsel inançları sınamak, test etmek anlamı taşıyor gibi. Bir bakıma, küfre yönelmiş bir ruhun son çaresi, onca yıl inandığı, inandırıldığı efsanelerin gerçekliğini sorgulamaya başladığı andan itibaren huzuru kaçan bir ruhun, kandırılmış olabileceğini düşünmeye başladıktan sonra inançlarını sınamaya girişmesi. Çünkü çocukluğundan beri kendisine öğretilene göre, Tanrı yozlaşan toplumları ıslah etmek üzere doğal afetlere yol açmıştır, açmaktadır. Öyleyse, bugünün bu derece yozlaşmış ve yolundan çıkmış insanlığı bundan payını almayacak mıdır? İşte, kitabın ilk bölümü “Yıldırımları Beklemek,” bu cezanın gelmesini büyük bir hınçla arzulayan negatif bir vecde geliş, bir tür “ilenç ayini” halini almaktadır. Ve fakat, yıldırımlar gelmemektedir. “Yıldırımların Gelmeyişinden Sonra Yıldızlara İtiraf” adlı şiirin şu dizeleri, inancın yenilgisini ilan eder gibidir: “Bütün kırgınlığımı bir zaman önce getirdim buraya,/ bir daha getirmeyeyim. Bir daha aklıma gelmesin/ soframda meleklere yer ayırdığım zamanlar;/ bir daha o taraflara doğru uzanmayayım.” Aynı şiirden alıntılanan şu dizeler de, masalın (efsanelerin) sona erişini vurgulamaktadır: “Hani, neredeydi acı? Nihayet/ üç elma düştü gökten,/ üç hançer gibi saplandı.” Bundan sonra, yıldırımları beklerken duyumsadığımız o hınç, gitgide bulanıklaşmakta, silikleşmektedir: “İşte şimdi meleklerin bana ettiklerini hatırlamıyorum/ ki, öcümü alayım ışıktan, sudan ve tohumdan.” İlk bölümün son şiiri olan “Yağmura Cevap Veremeyen Toprak”ta da daha yatışmış, sakinleşmiş bir ton gözlenmektedir: “Ay ki şimdi hangi sudan yansırsa yansısın, bulamaz beni./ Değilim çünkü ben artık o uykunun içinde.” Burada şayet “ay” kavramını gökselliğin simgesi olarak alırsak, gökselliğin ve ilahiliğin yitirilişini daha net olarak ayrımsayabiliriz. Bundan sonra dünyeviliğe geçiş süreci başlayacak ve kitabın son bölümünde bu süreç tamamlanacaktır. Tabii ki, bizim burada şemalaştırdığımız denli açık seçik değildir şairin imgeleminden yansıyanlar. Kullanılan imge düzeni oldukça uçucu ve soyut kalmaktadır. İmgeler suya yazılan –belki de burada “gök”e yazılan demek daha doğru olacak– yazılar gibi zihinde hızla silikleşmektedirler. Hıncın ve kinin gerçekliği hissedilmekte, fakat birbirini etkisiz hale getiren imgeler yüzünden yumruk havaya –veya “gök”e– atılmış olmakta, hava dövülmektedir. İmge sistemi o kadar dallanıp budaklanmaktadır ki, sonunda bir labirente dönüşmektedir. Ama okuyucu bu labirentte gezinmenin yarattığı sarhoşluk etkisinden ötürü yolunu yitirdiğine pek de üzülmemektedir. Geçmişin dinsel figürlerinden ve astronomiden medet uman huzursuz ve belki de lanetlenmiş bu ruh, bu göksel ve uçucu labirentte adeta ışınlanarak yer ve konum değiştirmekte, onun peşini bırakmamaya çalışan okuyucu ise sonunda haz mı üzüntü mü olduğunu bilemediği bir duyguyla kalakalmaktadır.

 

Kitabın ikinci bölümü olan “Tanrıları Yıldıran Fener,” tanrısallıkla dünyevilik arasındaki geçiş biçiminde. Bu bölümün, oluşturmaya çalıştığımız mantık çerçevesini en doğru tamamlayan şiiri de “Şehre Giren Adam”dır. “Şehre girmek” eylemi, göksel olandan, ruhani ve uhrevi olandan vazgeçmek, dünyeviliğe veya medeniliğe, şehre ait olana dönmek anlamlarını barındırabilir böyle okunduğunda: “[S]okaklar mağlup adamlarla şaşar bana/ ve ben azgın/ şehre girerim.” Ne var ki, burada “hareket” herhangi bir kararlılıktan kaynaklanmaktan çok, kendiliğinden gerçekleşmektedir. Hatta, dönüşümlerin eylemden ziyade beklemekle sağlandığı bile söylenebilir. Bekledikçe, zaman geçtikçe kişinin konumlandırılışı da değişmektedir. Yukarıda “ışınlanma” analojisiyle de vurgulamaya çalıştığımız, aktif değil pasif bir yer değiştirmedir söz konusu olan: “[N]e var ki zaman/ beklemek denilen içkiden içtikçe/ içimdeki herhangi bir yoldan/ herhangi bir uçuruma/ gidilir oldu.” Bu statiklik söylemle de desteklenmektedir. Aynı şiirden yapılacak şu alıntı, hareket edilse bile izlerin dönüp silindiği, sözler söylense bile seslerin dönüp silindiği izlenimini doğrulamakta gibidir: “vakitlerin ve bir zamanların kirini/ sildim sesimden/ sesimi de sildim.” Aynı bölümde yer alan “Tanrıların Karıştığı İnsanlar” adlı şiir de, incelememiz açısından önemli görünüyor: “tanrılar/ iplik iplik olup/ karışıyor/ insanlara/ ve gözyaşları/ damla damla/ batıyor/ yüreğime.” Diğer bir deyişle, bu bölümde tanrı ve insan birbirine karışmaya başlamaktadır. Belki de o nedenle bu durum tanrısaldan insansala bir geçiş süreci olarak algılanmaktadır. Ancak bu geçiş, yalnızlığı, huzursuzluğu ve acıyı da beraberinde getirmektedir.

 

Tanrısallıkla dünyevilik arasındaki geçiş bölümlerinden ikincisi ve sonuncusu, kitabın üçüncü bölümü olan “Ölüme Katılan Ellerim”dir. Bu bölümde, artan dünyevilikle birlikte ölüm korkusu kendini göstermektedir. Bir başka söyleyişle, cennetini kaybedenin elinde kalan tek şey “madde” olduğundan, zamanın geçişi ve ölüm kaygısı temaları ön plana çıkmaktadır. Bölümle aynı adı taşıyan ilk şiirin şu dizeleri bu bağlamda aydınlatıcıdır: “[B]u-gün/ kendimi boğmak istiyorsam/ bu/ yaşamayı sevmediğim için değil/ çok uzun zamandır ellerimi seyrettiğim içindir.” Elleri seyretmek, uzuvların ve bedenin farkına varmak anlamını taşımakta, giderek zamanın geçişinin ve ölümlülüğün de farkına varmak, derin bilincine varmak olarak okunabilmektedir: “Zaman geçer bir elmanın çekirdeğinde de.” (“Çekirdekte Zaman”) İntihar ise, bu kaygının yarattığı depresyonun doğal sonucu olarak da algılanabilmektedir: “İntiharı düşünmek ne güzel içkidir/ intihar asyada/ duru ve terbiyeli bir çığlık gibidir.” (“İntihar Edenler”)

 

“Etimden Etine” adı taşıyan ve “Ebru’ya” ithaf edilen son bölüme gelindiğinde, uhrevilik artık yerini büyük oranda dünyeviliğe bırakmıştır. Dünyevilikse kendini daha çok “fiziksel aşk” dolayımında göstermektedir. Belki de bundan ötürü bu bölüm önceki bölümlere nazaran daha anlatımcı bir boyut kazanmıştır. Ancak, anlatımın düz değil dolaylı olduğu, imge yapımındaki mantığın ve ses tonunun da önceki bölümlere çok benzediği gözlenmektedir. Ses tonunun değişmemesi, temaların belki de lineer bir gelişim göstermedikleri, bunların yalnızca farklı bakış ve duruş açılarından yapılan farklı gerçeklik yorumları olabilecekleri fikrini doğurmaktadır. Son bölüm ilerledikçe, dünyevi aşkın da gerçek tatmin sağlamadığını anlamaya başlıyoruz: “Saçlarımı hınçla çekiştiren ellerin/ cennetten bir meyveyi yeryüzüne indirmek ister gibi;/ ama bir aldatmaca bu!” (“Etimden Etine”) Böylelikle tanrısaldan insansala, gökselden dünyeviye doğru evrilmekte olan döngü tamamlanmakta, sonuç olarak elde yalnızca Zaman’ın derin bilinci kalmaktadır: “Zaman geçiyor… bizi kavuşturacak olan zaman!/ Zaman geçiyor… bizi ölüme yaklaştıran zaman!” (“Oradadır O”)

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: